Kişisel İnternet ve Tasarımcılık Devrimim Öncesi Ben

27788393_10155230462323244_1380159110622276028_o 
20 yıl olmuş.Giresun Endüstri Meslek Lisesi. Kimsenin değerini bilmediği muazzam bir kurumdur.
Ne günlerdi. Yıl 1998, Lise son, laboratuvar dersimiz. Yani özetle, mezun olmaya yaklaştığımız son aylarda yapabildiğimiz kadar çeşitlilikte elektronik devre yapmaya çalıştığımız, becerilerimizi son düzlükte zirveye çıkarmayı hedefleyen muhtemelen en zevkli dersti.

Detaylarına aşağıdaki satırlarda çeşitli anılarla değineceğim.

Bu fotoğrafı bana gönderip nostalji denizinde beni ıssız bırakan sevgili arkadaşım Aykut, sol üst köşedeki gözü kapalı çıkandır :) Giresun’un en bilindik elektronikçilerinin oğlu.
Belki kendileri bile farkında değil ama aslında tarihi bir işletmenin hanedanı. Bu Aykut’un dedesi ( burayı gözünüzde 20’lerin siyah beyaz sessiz fimleri gibi hayal edin) olayı uzun yıllar önce şemsiye tamir etmekle başlatmış. Şemsiye (yanlış hatırlamıyorsam daha sonraları dikiş makinesi falan) tamir ediyormuş, çünkü pratik el aleti olarak o yıllarda bir tek şemsiye varmış diye tahmin ediyorum, sonra radyo icad olunup ve yaygınlaşmaya başladığında, ben bunun da bakımını yapar, tamir ederim deyip elektronikçilik serüvenini başlatmış. Babası ve ardından kendi bu mesleği sürdürdüler…

Onun yanındaki Yunus Emre;
O okulda neden varolduğunu, çevresinde olup bitenin ne olduğunu, bir senenin kaç ay ve kaç mevsim olduğunu, haftanın günlerinin sırasını dahi bilmeden geçip giden, kendisinden sanıyorum hala kimsenin haber alamadığı bir arkadaşımız.  Kayıp gençlik terimi insan olsaydı o kişi Yunus Emre olurdu :)

Onun yanındaki aradan gözüken sarışın kişi Cahit. Huzur içinde yatsın, genç yaşta mide rahatsızlığında aramızdan ayrılmak durumunda kalan bir arkadaşımız. Biraz asabi ama şakacı bir gençti.

Onun yanındaki Caner. Uysal, güler yüzlü, sessiz bir arkadaşımızdı. Çok sohbetim olmadı ama gayet iyi niyetli bir kişidir.

Sol alt sıradan devam edersek, karşımıza Özkan çıkıyor, aslında sessiz ama konuştuğunda vıcır vıcır sesi çıkan :) hakkında da çok bilgim olmadığı bir genç.

Onun yanında Umut, bir kayıp gençlik daha, onun da babası bir elektronikçiydi ancak bu mesleği devam ettirmeyip işsiz güçsüzlüğü seçmişti. Ailevi problemleri o kadar yoğundu ki, okul ve arkadaşlık ilişkilerine oldukça yansıyordu. Ziyan olmuş bir potansiyel.

Onun yanında Muharrem Zümre. Bizden ilk sorumlu birincil meslek öğretmenimiz. Efsanevi insan. Sınıfta herkesin aynı anda saygı ve sevgi duyduğu tek otoriteydi.
Dersi çok iyi anlatır, dersi dinleyen herkesin mutlaka anlamasını sağlardı (Yunus Emre hariç, ona ne yapsan fayda etmez)

Mesleğine son derece hakim olduğu için, onu kafasında iyi kategorilendirmiş, nasıl anlatacağını iyi çalışmış, o yılların genç ama asla acemi olmayan öğretmeni. Yanlış hatırlamıyorsam ilk sınıfı da bizlerdik.

Sonra biz Lise 2’ye geçtiğimiz sene Muharrem hoca askere gitti. Diğer hocalar ise resmen bizim sınıfı piç ettiler. Bittik, mahvolduk. Hepimizde 7’şer 8’er zayıf. Mesela hiç kimse 2. sınıfta eğitimini görmeye başladığımız Dijital Elektroniği anlamamıştı. Sıfır ve bir’den öteye geçen yoktu.

Muharrem hoca  biz 3. sınıfa (borçlu) geçtiğimiz yıl askerden geri döndü. Gözlerine inanamadı ve bir mucize başardı. 2. sınıftaki yokluğunu, son sınıftaki bol bolaman zamana sahip  laboratuvar dersimizin haftalık sadece 2 saatini, bizim kaldığımız mesleki derslere ayırarak telafi etti. Kaldığımız bütün mesleki dersleri geçtiğimiz gibi şöyle söyleyeyim, mesela ben dijital elektronik dahisine dönüşmüştüm. (demek ki sorun bizde değilmiş) Kafadan öyle devreler tasarlar hale gelmiştik ki, şimdi o günleri düşündükçe şaşırıyorum. Müthiş bir öğretmendir. Müthiş bir elektronikçidir.

Tabii sadece bu fotoğraftaki kadar değildik. Sınıf yanılmıyorsam 26 kişi kadardı. Lise sonda ise 9 kişiye inmiştik okula devam edenler olarak. Hayır diğerleri bırakmamıştı, lise sonda ağırlıklı olarak haftanın neredeyse tamamı Laboratuvar dersiydi. biz geride kalan 9 kişi, staja gitmemeyi seçenler ya da gidemeyenlerdik. Stajı yaza bırakmıştık.

Şöyle söyleyeyim, müthiş eğlenceli günlerdi. Bir Laboratuvar deyip duruyorum ama aslında bir atölyeydi ( work shop ) :D

Lehim makinalarımız falan, her birimize bir adet kocaman masa (sayımız az çünkü)
Dünya bankasından bağışlanmış onlarca İngilizce elektronik kitabı. Ayrıca ELO elektronik ve ANTRAK yayınları :) İngilizcem iyi olmaya yatkın olduğu için o yıllarda Muharrem hoca bana çevirtirdi bazı kitapların içeriğini. Sanırım o yüzden ingilizcem şu anda gayet iyi ( gerçi lise 1 de aldığımız haftada 1 saatlik “sıkı” ingilizce eğitimizin de hatrı var)

Bu fotoğraf çekildiği yıllardaki bilgiye erişimimiz kitaplarla ve öğretmenlerimizin anlattıklarıyla oluyordu mesleki açıdan. İnternet’e erişimimiz yok. Olsa bile o yıllardaki internet bugünkü gibi değil :)

Manzarayı şöyle genişçe anlatmak gerekir bu yazıyı okuyan yeni kuşaktan birileri olursa diye;

Atölyemizdeki en yenilikçi şey, yeni lehim makinelerimiz ve ısınınca çok duman yapmayan lehim olurdu. Lehimin çok duman yapmaması önemli, zira o duman aslında buharlaşan çinko-kurşun karışımı ve içindeki türlü bileşiklerdi aslında. Yoğun bir atölye dersinde havada bir bulut tabakası gibi asılı duran bu dumanı soluğumuzu bilirim, öğretmenler bize ayran ısmarlamışlardı ölmeyelim diye :)))))

Bu arada o yıllarda elektronikçi olmak şimdiye nazaran biraz daha zor. Yani gidip rahat rahat elektronik devre elemanı bulamıyordunuz. İnternetten hoop gireyim türlü devre elemanını sipariş edeyim kapımıza gelsin, ya da gideyim çarşıya ineyim istediğimi alayım gibi bir şansınız yok. 1998 yılından ve Giresun’dan bahsediyoruz :) teknik olarak bugüne oranla insanlığın ilk çağlarına denk geliyor!

Yani şimdiki gibi, hazır devreler, arduinolar, raspberry pi ve yardımcı ekipmanları yok. plakete basmak için printerdan transfer kağıdına çıktı alayım da gidip plakete basayım yok. herşey elle. az uğraşmadık kalemle çiz, asitte bakır plaket erit falan. ne güzeldi.

Devam edelim…

Bir elektronik devre yapmak için 3 alternatife sahiptik, yani şakasını yaptığım kadar vahim değildik. Daha vahimdik :)

İlk alternatif; eski elektronik cihazlardan parça sökmek. Direnç, Transistör, Kondansatör. Kullanılabilecek ne varsa. Radyo Televizyon vs’den söktüğümüz bu parçalarla görece basit elektronik devreleri çok masrafa girmeden yapabiliyorduk. Bir nevi geri dönüşüm.

İkinci alternatif; Engin elektronik. Ulan! neyse :) EML Elektronik öğrencilerine parça satmaya tenezzül eden elektronikçilerden en bilindiği. Okula da en yakını. Şöyle söyleyeyim, bugünün parasıyla 1 kuruş etmeyecek bir direncin tanesini 1 liradan satıyor, onu da 10 tane satıyor sana en az, ve senin o direçten yalnızca 1 taneye ihtiyacın vardır. Ha al sonra da kullanırsın orası ayrı bir konu ama bazı günler ve durumlar oluyordu ki, bir parçayı mesela başka hiç bir zaman kullanmayacaksın, senin ödevin ve diğer arkadaşların başka devreler yapıyor. Zarardasın.

Bir de şöyle bir ekleme yapayım, elektronik bölümü hiç ucuz bir bölüm değildir. Biz de gayet fakir bir aileydik ( edebiyat parçalamayayım şimdi burada) çektiğim sıkıntıları bir ben bilirim. Bu okula bilimsel bir kuruluşa en yakın bir kurum olduğu için gitmeyi kendim istedim. Tüm zorluklarına rağmen iyiki de gitmişim. Çocukluğumdan beri belgeseller, kitaplar, ansiklopediler, bilim ve teknik dergileri peşinde koşarım. Ayrıca doğdum doğalı neredeyse resim çizerim. Her neyse :) üçüncü alternatif ile devam edelim…

Üçüncü alternatif ise İstanbul;
İstanbul’a giden bir bölüm öğretmenine, yapılacak elektronik devrelerin Giresun’da olmayan ve geri dönüşümden elde edemeyeceğin parçaları sipariş edersin. Topluca sınıf bir liste hazırlar. Ona göre para toplanır ve devre malzemeleri sana 1000 km uzaktan bir iki haftada gelir. Pahalıydı. Genellikle üzerinde entegre devreler bulunacak ya da bazı türleri kolay bulunmayan FET, MOSFET transistörlere sahip karmaşık sayılabilecek ödevler teslim edilecekse bu masrafa girilirdi. Düşün lisedesin.

Bir de bilgisayar lab.’ımız vardı. IBM Aptiva marka 486 DX 16 bit (66MHz) işlemcili genellikle 8Mb EDO ram’li üzerinde win 3.1 kurulu bilgisayarlarımız. Tam 20 adet.
Lise sonda, yani 1997 yılında bir arkadaşımıza ailesi, Acer Aspire ( tam olarak bundan ) üzerinde Windows 95 yüklü bir bilgisayar almıştı.  Bilgisayarın Windows 95’i CD’de değil, tam 25 adet 1.44 MB’lık manyetik diskette gelmişti. Muharrem hoca da bu disketleri arkadaştan rica etmişti. Ertesi gün disketleri bir kutunun içinde getiren arkadaşımızın Windows 95’ini bilgisayarlarımızdan birine kurmaya çalışmıştık.

Düşün Tam 25 tane disket, kutuyu tuttuğunda baya ağırlığını falan hissediyorsun, çeyrek kilo falan varlar :))) içinde de windows 95 var yani Microsoft’un “Başlat” tuşunu koyduğu, ilk gerçek işletim sistemi.

Tabii bu deneme başarısız oldu çünkü 16. diskette mi ne sorun vardı ve bu yüzden kurulum ilerleyemiyordu :))))

Kurulumdan vazgeçildi tabii. Bir kaç hafta sonra Muharrem hoca CD sürücüyle çıkagelip, nereden bulduysa artık Win 95’i CD’den bilgisayarlarımıza tek tek yükledi. Tabii her bilgisayarımıza RAM arttırımı falan da yapıldı.

İşte o bilgisayarlardan birinde ilk defa Paint’de bir resim yapmıştım. Giresun Adası’na doğru giden bir kayıktan perspektif bir çalışmaydı. ilk dijital sanat eserim :) 1997 tam 21 yıl olmuş. Kaydetmeyi biliyor olsaydık o resmi kaydedebilirdim. Şimdiye antika sanat eserleri kategorisine alınabilirdi :)))

O yıllarda defterlerim ve kitaplarımın kenarları hep karalamalarımla doluydu. Arabalar, uçaklar, sanal gerçeklik gözlükleri, dokunmatik ekranlı cihazlar (Satranç oyunlu kahve sehpası) yazar çizer tasarlardım. Yıl 1995-98’den bahsediyoruz.

O yıllarda okulumuzda internet yoktu. daha Google kurulmamıştı. internet Explorer yok. Netscape var o da daha geliştiriliyor falan :) TV izler, radyo dinler, dergi okur, şanslıysak arada sinemaya giderdik. Dışarıda gezer, sohbet ederdik. Cep telefonlarımız yoktu. Cep telefonu lüks bir şeydi.

Gençler o yıllarda cep telefonu şöyle bir şeydi. En popüler telefonlar Ericsson GH 688 ve Nokia 3110’du. Bunların fiyatı 1000 dolar civarındaydı ( yani bugünün parasıyla 4 bin lira)  ve o telefonlarla yapabilecekleriniz sadece “alo” diyebilmek ve sms atıp alabilmek. hepsi bu. polifonik melodiler bile yok, yani telefon çaldığında sesler bipleme ve türevleri gibiydi. gerçek seslere yakın değildi. Kapsama alanı diye bir şey vardı. Telefon her yerden çekmezdi.

Telefon üzerinden resim alıp gönderemiyorsunuz, WhatsApp, messenger vs yok. 4G, 3G vs hiç birşey yok. (GPRS deneysel olarak var ama o artık efsanevi birşey, yani dolar milyarderleri falan kullanıyor)

Bakın işte bu üzerine satırlarca yazı yazdığım fotoğrafın çekildiği yıllardan itibaren ilk iPhone’un çıkmasına 10 yıl kadar var.

İnstagram yok, flickr yok, dijital fotoğrafçılık yok. Yemek yedim, kahve içtim dur fotosunu paylaşayım yok. Zaten yediğini içtiğini söylemek o yıllarda büyük görgüsüzlük sayılırdı.

Like denen bir kavram yok, Facebook’un da geniş kitlelere yayılmasına daha 10 yıl var ki o sıralarda Mark Zuckerberg daha orta okula gidiyor o yıllarda :) Facebook da yok haliyle.

Cep telefonundan 10 kere mesaj gönderdiğinde ve karşı tarafı bir kaç kere sen aradığında ocağına incir ağacı dikilmiş oluyordu :) o kadar söyleyeyim.

Renkli ekranmış, görüntülü aramaymış, kameraymış, telefonla fotoğraf çekmek, selfiymiş falan bunlar bilim kurgu. Bunların olacağını ön gören bizim gibi gençlere deli gözüyle bakılıyor, alay ediliyordu. Ah o gün bize deli diyenler, bugün iPhone kuyruklarında sabahlıyor ;)

Her neyse. 1997, 98’e geri dönelim.

Arkadaşlarımızdan birinin Cep telefonu vardı, bakın burası önemli bir konu. Çünkü o telefonun markası Netaştı :) yani bilindik yerli bir elektronik markası ve o telefon zamanına göre Ericsson ve Nokia’dan daha ileriydi. Aselsan 1919 diye de bir telefon vardı ve o da türdeşleri yabancı markalardan daha iyiydi. Hepsi yok oldu gitti ne yazık ki. O yıllarda ülkemiz cep telefonu üretiyordu.

Walkman’a sahip olmak hala önemli bir konuydu, iTunes yok MP3 yok, MP3 CD’si yok, VCD ve DVD playerlar da yok, ya da henüz yaygın değiller. Kimsenin evinde bilgisayar yok. Henüz o patlamaya bir kaç sene var. Eli kulağında.

1998 Haziran ayında mezun olduk. O yaz İnternet Cafe denilen olguyla tanıştım. Arkadaşlarımdan biri yeni yeni açılmaya başlanan internet cafelerden birinde iş bulmuştu. Beni de davet etti. O günden sonra uzun yıllarım internet cafelerde geçti. İnternet ile tanıştım. Bilgi kaynağı. Bunu anlatabilmek için ayrı bir blog yazmak gerekir.
Bu arada öyle WiFi, hızlı internet falan yok. Tüm bilgisayarlar sadece 1 adet 56K’lık bağlantıyı ortaklaşa kullanırlar. 10 ya da 20 bilgisayar :) bir Web sayfası ortalama 10 dk’da yükleniyor.

Network kurmak, bilgisayar toplamak sistem kurmak, işlemcilerin gelişimine tanıklık etmek. işletim sistemlerinin gelişimine tanıklık etmek. Window 98.
O yıllarda zorluklarla, uğraşıp, çalışıp, didinip bir bilgisayar sahibi oldum.
Exper marka intel Pentium II. 450MHz işlemcili 32 MB SD Ramli, DFI marka anakartlı, Philips 15 inç 800x600p çöüznürlüklü bir tüplü monitörü olan zamanı için güzel bir bilgisayardı. CD rom sürücüsü ve ses kartı da vardı. Bilgisayardan ses duyabilmek için ekstra bir parça gerekiyordu yani. Ekran kartım ise 3D özellikli değildi. yani normal göstersin yeter bir ekran kartı :) ama AGP idi.
Evimize İnternet de aynı sene girdi :) saati 25 kuruş masrafı vardı. Daha sonraları internet’e girebilmek için çeşitli paketler almak zorunda kaldık.

Win 98’den sonra “Millennium Edition” diye bir sürümü çıktı, namı diğer windows ME.
O sırada Adobe Photoshop ve Macromedia Flash ile tanıştım. Bilgisayar üzerinde ilk verimli sayılabilecek tasarımcılık serüvenim 1999 yılında başladı :) herşeyi kendi kendime deneme yanılma yöntemleriyle öğrendim. Tasarım teorisi, renk uyumu, şekiller vs hiç bir şeyi bana anlatan kimse olmadı. Tamamen kendi yeteneklerim ile bilgisayar kullanma becerimi birleştirdim.
O yıllarda hiç bir akrabam, beni tanıyan hiç kimse bu uğraşılarıma anlam veremiyordu. Deli ve eksik görüyorlardı beni. Zihinsel engelli muamelesi yapıyorlardı :)
Çünkü alkol ve sigara peşinde koşmuyor, futbol oynamıyor, bahsettikleri sohbetlerden anlamıyordum. Onlar da benimkilerden anlamıyorlardı. Hem benim ilgi alanlarım o günlerde onlara göre deli saçması, gereksiz şeylerdi.
Ancak benim gelişimimden ve uğraşılarımdan etkilenen bir çok akrabam, evlerine bilgisayar almış ama o bilgisayarlar onları kullanacak zekada ve yetenekte bir kullanıcıya sahip olmadıkları için atıl vaziyette eskimişlerdir.

Youtube yok, dolayısı ile video tutorialler de yok. CDROM Data o zamanın sınırsız interneti gibiydi. CD’den ayda bir film fragmanları izler, karikatürlere bakar, çeşitli yazılımları edinirdik. Winamp ve winamp skinnleri falan :)

2000 yılına girerken Y2K saçmalığı ortalığı kasıp kavurmaya başladı. 2000 yılına girince bilgisayarlar hata verecek ve tüm dünyada en iyi ihtimaller hayat felç olacak, kötü senaryoda ise yanlışlıkla ateşlenen nükleer füzeler dünyadaki tüm yaşamın sonunu getirecekti. Neymiş bilgisayarlarda masraf olmasın diye tarih hanesi hep çift rakamlı oluyormuş da, 99’dan 2000’e geçişte tarih hanesi 00 olacağı için bilgisayar bunu saldırı olarak algılayacak falan filan. Tüm haberlerde sadece bu var :) şahsen yeni bin yıla, bios ekranına bakarak girdim :D hiç birşey olmadı.

1998’den 2007’ye Giresun’da kendi halimde çeşitli bilgisayarlara sahip olma ve test etme imkanım oldu.
İnternet cafelerde, parklarda, bilgisayar toptancılarında çalıştım. Tasarımcılık yönümü geliştirmeye hep devam ettim. Bu yıllar içinde 56 kilobit’lik modemlerden 256K’lık ADSL hatlara geçtik. Ama ADSL’e geçene kadarki süre de çok güzeldi. SuperOnline ya da IXIR mini CD’lerini alır, onun içindeki kodlarla süreli internete bağlanırdık :) Lime Wire, Mesh kullanırdık. MIRC ile sohbet eder ICQ’ye ısınmaya çalışırdık. İlk Hotmail hesabımı 1999’da ilk Gmail Hesabımı 2004’de aldım :) O zamanlar Gmail sadece tanıdık referansı ile alınabiliyordu.

ilk cep telefonum ericsson t10’du. 2000 yılıydı yanılmıyorsam. Sonra nokia 8110. sonrasında da yine ericsson ve nokia türevleri.Yıllar içinde kendimi internet ile eğitirken, tasarımcılık yönüm de hızla gelişiyordu. Freenlance bir kaç iş bile yapmıştım :) derken 2007 haziranında bana İstanbul’dan iş teklifi geldi. Gel tasarımcımız ol diye :)

Hiç bir tasarım okulu okumamışım, eğitimi almamışım, tamamen kendi çabamla iyi kötü bir portfolio kasmışım bu portfolio’yu 2006’dan beri DeviantArt’a yüklemişim ki, bak o sırada deviantart diye bir site kuruluyor, ben oraya tasarımlarımı yüklüyorum, o tasarımlar beğeni topluyor, hatta kimi forumlarda tartışılıyor bu da bana iş teklifi olarak geri dönüyor. İnanılır gibi değil.

Tamam geliyorum dedim. Haziran’ın son günüydü. Atladım o sırada istanbulda okul okuyan arkadaşımın yanına gittim.  1 Temmuz 2007 Pazar günü İstanbuldaydım, Pazartesi 750 lira + sigorta ile işe başladım.  İşe girdiğimde çalışmaya başladığım yere o kadar iyi gelmiş olmalıydım ki, çalıştığım her ay maaşıma az çok zam aldım. Ünlülere site tasarladım. Onlarla tanıştım. İstanbul’da yaşamaya başladım.
Yurtdışına yine nereden baksan bir 20 yıldır uğraşmama rağmen açılamadım, çeşitli nedenler ve talihsizlikler ve de bolca yanlış yönlendirmeler sonucunda. Ancak hala peşini bırakmış değilim, bu da ayrı bir yazı konusu olsun.

2007’den beri İstanbul’dayım. Bir çok tasarım ajansıyla çalıştım. Hala tasarımcılık ve fotoğrafçılık ile hayatımı sürdürüyorum. Hatta kimi tasarımlarım çeşitli mecralarda ve toplantılarda gösterildi ( muhtemelen hala daha bir yerlerde gösteriliyor)

İşte bu yazının konusu fotoğraf çekileli 20 sene olmuş. O zamandan bu zamana yaşadıklarımın kısa özeti böyle.

Hayır ağlamıyorum, gözüme nostalji kaçtı :) sevgiler.

 

Reklamlar

Arif V 216

26173830_2047635648802941_4666117697740145818_o

Cem Yılmaz’ın GORA ile başlattığı serinin devamı olan Arif V 216 için söylenecekleri en baştan özetlemek gerekirse, gayet güzel bir film olmuş.

Bu yazıyı çok uzun tutmayacağım, ancak içeriğinde değinmeden geçemeyeceğim bir iki nokta var.
Geçmiş ile günümüzün arasındaki toplumların yapısını ve insanların tahmmül farkını gayet net bir şekilde anlatmış bir film.

60’ların Yeşil Çam’ından girip Blade Runner vari bir Cyber-Neon punk evrene kadar uzanan yelpazede olması da, filmin bir diğer eşsizliğini yaratıyor.

Gerisi ise fantastik, komik bir macera. Benim için filmin içinde yansıtmaya çabalığı nostaljiden ayrı bir öneme ve nostaljiye sahip bir yapım.

Sinemada izleyin, gülün eğlenin, kaliteli bir görsel şölenin tadını çıkartın.

( not: 60’ları ya da 2000’leri yeniden yaratmak için sarfedilen çaba takdir edilesi. Efekt denilen şey bilgisayarda bir tuşa basıp iki tıktıkla olmuyor. izleyip geçtiğiniz her bir sahne müthiş yoğun emek gerektiriyor, Arif V 216’da bu emeği bileğinin hakkıyla yansıtıyor. Hani bilemeyenler için söyledim.)

BRIGHT

bright-banner

Will Smith’in fantastik bir dünyada bir ork ile ortak polis memurluğu yaptığı Netflix filmi BRIGHT, özünde los angeles’da geçen yüzüklerin efendisimsi bir hikaye.

Hikayenin geçtiği dünyada ise ağırlıklı olarak üç adet tür öne çıkıyor. Elfler, insanlar ve orklar. Elfler zeki, çevik ve genellikle “ahlaksız”, orklar ise aptal, ayı gibi ve genellikle “ahlaksız”. insanlar da bildiğimiz gibi. ( buradaki ahlak ölçütü insani değerlerden yola çıkıyor)

Burada yüzük yerine daha geleneksel bir item olan sihirli değnek kullanılmış. Çok nadir bulunan bu sihirli değneğe sahip olmak herkesin istediği bir olay. Çünkü bu değnek ile ne istersen yapabilyorsun, bildiğin masal işte. Bu değneği kullanabilenlere ise “bright” deniyor. Değneği gören kafayı yiyor, ooolum bunlar neler yaparız biliyor musun moduna giriyor, kanun manun, töre möre artrık ne varsa unutuyor. Polisler anında görevlerini unutuyor, çeteler birbirine giriyor falan. Değneğin sihirli gücünden değil, insan olsun elf melf artık ne olursa olsun içlerinde bulunan bencillik ve aç gözlülük yüzünden.

Filmde baskın tür, elfler. Dünyayı onlar yönetiyor. En alt tabaka ise orklar. Bariz bir şekilde ırksal hiyerarşiyi ve kast sistemini yermişler. aslında sadece ırksal da değil, toplumun alt tabakalara ittiği, kendi gibi görmediği bugün ne varsa hepsinin temsili orklar.

Elfler ve orklar mistik ve sihirli şeylere yakın ırklar ama genellikle sihirli güçleri yok. insanlar gibi silahla vurulduklarında ölebiliyorlar. Ancak insanalrın aksine bu değneği kullanabilecek kapasitede olanların oranı orklar ve elflerde çok yüksek. insanların içinden milyonda bir bright çıkabiliyor.

Her neyse, filmi izleyen bir çok fantazi sever,  yani işte tolkien hikayelerine ve ona benzer türlere bayılıp o dünyanın hayali içinde yaşayan tipler kötü not vermiş olsa da. Benim gibi fantazi, yüzüklerin efendisi hobbit mobbit sevmeyen biri için bile aslında izlenebilir bir film olmuş. beklentiyi çok düşük tutarsan gayet izlenebilir bir film.

Ancak bana kalırsa bu sihirli dünya etrafında döneceğine, uzaylılarla entegre olmuş bir dünyada geçseydi daha eğlenceli olabilirdi. muhtemelen 80’lerin ve 90’ların uzaylılı dizisi / filmi “the alien nation” çakması durmamak için böyle bir yola sapılmış.

Aslında özetle olay şu ki, “orta dünya”da geçen bir “the alien nation” karması.

Olay bu iyi seyirler :)

http://www.imdb.com/title/tt5519340/

Star Wars: the Last Jedi

star-wars-last-jedi-imax-poster

Spoilerli anlatım olacaktır, çünkü insanları uyarmak gerek.

Disney’in haklarını satın alarak yaratmaya başladığı “yeni” Star Wars evreninin, 2015’de vizyona giren Force Awakens‘dan bu yana verdiği çöküş alarmı derecesi, bence bu senenin son günlerinde vizyona giren the Last Jedi ile iyice arttırmış durumda.

80’li ve 90’lı yıllarda ilk serileri TV’den izlemiş, 90’ların sonu ve 2000’lerin başında ise yine Lucas Film’in yaptığı yeni serileri (prequelleri) izlemiş bir Star Wars sever olarak, böyle bir giriş yapmaktan başka doğal bir tepkim olamazdı elbette.

Star Wars evreninin deli hayranlarından olmadığım kesin, kostümlerini giyip, koleksiyon parçalarını toplamıyorum ama tüm bunlar filmin bu denli bozulmaya gitmesini algılamayacağım anlamına gelmez.

Özellikle bu filmden itibaren Disney kendini iyice hissettirmeye başlamış. Hannah Montana Star Wars evreninde diyesim geldi. Mickey Mouse karakterlerin arasında boy gösterse sırıtmayacak bir hikaye anlatımı olmuş.

Efektlerden, renk tonlarından bahsetmiyorum. Ancak kimi zaman  ilk filmlerin nostaljisini yakalamak uğruna oldukça fazla detay gözümüze sokulmaya çalışılırken, diğer yandan kurmaya çabaladığı yeni maceraların örgüsündeki çiğlik çok göze batar seviyede.

Çok uzatmayayım, ya ben yaşlandım ya da bu tam bir çocuk filmi olmuş.
İki saate yaydıklarını son yarım saate sığdırmaya çalışmışlar. Film ikinci yarının ikinci yarısında başlıyor.

Eski karakterler bir ortaya çıkıp bir yok olurken anlıyoruz ki Disney aslında Star Wars ile büyüyen bizleri eleyerek, ergen nesle yöneliyor. Burası artık kesin. Milenyum kuşağına geçiş yapılmış.

KyloRen’in ergen tavrı boşuna değil yani. Çiğ bir ortak payda yaratılmaya çalışılıyor.

Yok sevginin gücü, yok bilmem ne,  aşırı sevimli kılınmaya çabalanmış aşırı acıklı ağlamaklı hayvanlar falan filan. Duygusuz ve moron bir nesle, acıma ve merhamet öğretme çabaları. Tam Amerikan, tam Disney. (eh başkası da beklenemez)

O yalın Star Wars heyecanı yok, olamazda tamam ama yerine zaten satabilecekleri action figürler, rebellion yüzükleri vs için heba edilmiş bir yapım var. Son sahnede anlıyoruz ki bu evren yıllar içinde Mc Donalds çocuk menüsü oyuncaklarına bile kurban verilecektir. Menü oyuncağı için şimdi de SW karakterleri kullanılıyor, işaret etmek istediğim nokta ileride sadece anlamı bu tamamen artık gizlemeden yapılan devasa bir oyuncak reklamı olarak lanse edilecektir.

Koleksiyonluk ve kimine göre saygıdeğer bir edebi eser olmaktan resmen çıkmış durumda Star Wars.

Jedi dininin mabedini de Yoda’nın hayaletine yaktırtarak, bu heyecana ve hayal dünyasına katılan gerçek dünya Jedi’larına
( evet Jedi dinine mensup hayalperest Star Wars sever insanlara)
resmen küfretmişler.
Ben oradaki mesajı; kitap mabed vs’ye dininizi indirgemeyin, güç içinizde gıdığını yidüklerim olarak algılamadım maalesef.

Ha bu arada Snoke’un da kimliğini öğrendik bu filmde,
yakından görüldüğü üzere bizim “Kardeş Payı ” dizisindeki Mehmet Cemcir’miş işte.
( hehe ben ona benzettim ) tipi aynı o :D
Gerçi öyle zart diye ikiye bölünmesiyle ve hoop aa öldü supreme lider…
Demek ki hakkaten Mehmet Cemcir’miş :)

Bu absürdlükler yüzünden filmdeki Star Wars evrenine ait asli durumlar falan artık dalga geçilecek bir hale bürünüyor. Kylo Ren gibi saf bir güç, yeni supreme lider, Luke Skywalker’in telekonferansla katıldığı uzaktan dovüşe, o halisülasyona ya da holograma inanıyor. Enerjisini boşa harcayıp, salakça avlarını ellerinden kaçırıyor.
Bu film bu kadar ham sunulmasaydı, üzerindeki devamlı bahsettiğim çiğlik olmasaydı, göze çok batmayacak bir detay ama izleyici olarak ben, filmin fantastik kısmından çoktan sıyrılmış durumda bu sahneyi değerelendirmek zorunda kalıyorum. Her neyse.

Dalgamızı da sonuna kadar geçtikten sonra derim ki, IMDB’deki gün itibariyle 8/10  puanı değil en fazla 6 puanı hakeden vasat bir Star Wars bölümü olmuş.

Bu arada Rogue One bir kere daha parlıyor bu yeni yapımlar arasında, şu ana kadar bence en olmuş diyebileceğim yapım o.

Umarım Han Solo’nun ve Obi Van Kenobi’nin anlatıldığı ayrı yapımlar en az Rogue One kadar iyi olurlar.

Baby Driver

Kitabı kapağına, filmi de fragmanına göre yargılamamak gerek.

baby-driver-poster

Spoiler içerir.

Kısaca:
Pis işlere bulaşmak zorunda kalmış, otomobil sürmekte oldukça yetenekli ve hayatı klip tadında yaşayan bir gencin başından geçen maceraları konu alan bir film.

Uzunca:
50’lerden 80’lere kadar bir çok klişe ve gizli ya da açık referansların bolca bulunduğu macera filmi Baby Driver ne fragmanı ne de konusuyla yargılanmaması gereken güzel bir film.

Kevin Spacey, Jon Hamm ve Jamie Foxx gibi üç önemli ismin yardımcı rollerde yer aldığı, Başrol oyuncusu gencin de hakkını vererek oynadığı bir yapım olmuş.

Ben en fazla, Transporter ile o başarısız Need for Speed filmi arasında bir yapım olacağını beklerken, kendine has dokusuyla oldukça güzel tadı olan bir film buldum sinemada.

Doku, bu filmin kendine has bir dokusu var, hafifden selam çakmaya çalıştıkları hızlı ve öfkeli’den, the Driver filmine kadar bir çok yapımın etkilerinden sıyırırsak, sinematografisi harika denilebilir.

Kesintisiz sahneleri ve müzikleri müthiş. Müzikleri sahnelere yedirme, müziği sinematografi ile birleştirme çabası takdir edilesi. Anlatılabilecek gibi değil. Saçmalayabilirim bu konuda.

Yansıtmaya çalıştığı romantizm ise tıpkı 50’lerin gençlik filmleri gibiydi.

Jon Hamm, Mad Men’deki Don Draper karakterinden sıyrılmak için elinden geleni yapmış. Bunu başarmış da. Jamie Foxx ise kötü adam karakterini Horrible Bosses filmindeki gibi değil, cidden kendini seyirciye tiksindirtecek gerçeklikte yansıtmış.
Tabii ki Kevin Spacey her zamanki gibi kendisi.

Bence kesinlikle arşivlik, arada tekrar izlenebilecek güzel bir seyirlik. 10 üzerinden bence 7.5 puanı gayet rahat hak ediyor. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

http://www.imdb.com/title/tt3890160/

Ghost in the Shell

07494f09097ac9649752b76bf76bcebf

Cyberpunk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Ghost in the Shell, ilk olarak 1989 yılında Japonya’da bir Manga serisi olarak hayat buldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

90’ların ortalarına doğru ise Japon – İngiliz ortak yapımı ilk anime filmi gösterime girdi.
Geniş kitleler tarafından tanınması ise 2000’li yılların başında hayranlarıyla buluşan anime serisi ile gerçekleşti.

gist-cover

Ghost in the Shell, insanı insan yapan nedir sorusuna kendince bir cevap arıyor. Vücudumuzun ne kadarını değiştirirsek hala insan kalırız. “Ruh nedir? Bilinç ruh mudur?” gibi sorulara cevap arıyor. İnsanlar sibernetik organizmalara dönüşmeye başladıklarında hala insan sayılırlar mı?

Sadece vücudun sibernetikleştirilmesi değil, hafızalarımıza ve kişiliğimize yapılabilecek dijital müdahaleler yüzünden canlı organizmaya da sahip bir makine yine de insan sayılır mı, yoksa bizi biz yapan ve “ruh” olarak sandığımız şey aslında anılarımızın bir derlemesi mi?

Gerçeklik nedir?

En temelde sorguladığı bu kavramları bir polisiye hikaye ile harmanlayan Ghost in the Shell, türün meraklılarını kendine bu şekilde bağlıyor.

Her ne kadar Cyberpunk, steampunk vs sevsem de ben bu tarz animeleri izlemeyi Voltron, Laserion zamanında bıraktım :) yine de fikir sahibi olmak iyi birşey bence.

Gel gelelim Ghost in the Shell’in günümüzdeki sinema uyarlamasına.

Anime halini soluksuz takip etmiş bir iki arkadaşımdan filmi beğenmedikleri yorumunu aldığımı en başta belirteyim.
Ancak bu benim için geçerli olmadı. Filmi sıkılmadan izledim ve oldukça beğendim. Bunda Ghost in the Shell’i onlar kadar sıkı takip etmemiş olmamın etkisi büyük sanıyorum.

Film gösterime girmeden alevlenen bir tartışma da “white washing” olayı. Yani orjinal hikayede Asyalı olan karakterlerin, beyaz perdeye Avrupalı olarak  yansıtılması.

Hikayeyi yaratan adam ben ana karakterleri en başta Japon olarak tasarlamamıştım ki size ne oluyor demiş. Gerçi haklı da, zaten filmi izlediğinizde anlıyorsunuz neyin neden olduğunu. Dış görünüş aslında önemli değil. Bedenimiz aslında bizim kabuğumuz. Şu anki varlığımız organik bir makine içinde varolan bir ruh, “Ghost in the Shell” filmine göre olay bundan ibaret. (Kabuktaki Hayalet)

Ayrıca yapımcılar tüm ana karakterlerin Asyalı olması filmin izlenirliğini düşürürdü diye de eklemeden edememişler. Ticari kaygılar da yok değil.

Ben de filmi izlemeden önce Scarlett Johansson’un oynadığı ana karakteri, O’nun yerine kesinlikle Rinko Kikuçi oynamalıydı diye düşünüyordum. Ancak belirttiğim üzere Johansson’un oynamasında bir sakınca yokmuş cidden.

Neyse devam edelim;

Ghost in the Shell neymiş diye ilk defa duyup, Cyberpunk vs nedir bilmeden, sadece gideyim de bir bilim kurgu izleyeyim diye bu filme gidecek olanların karşılaşacağı manzara şu:

Bladerunner evreninde ki atmosfer ile Johnny Mnemonic teknolojisi harmanlanmış bir yapım gibi gelebilir ( tabii o filmleri izledilerse)

hatta kimi aa metriks çakması lan bu bile diyebilir, cehalettendir, bakmayın siz onlara.

Devamı geleceğini düşündüğüm ve de umduğum Ghost in the Shell, sinemada izlemelik güzel bir seyirlik. İzleyin ve izletin.

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell

http://cdn.halcyonrealms.com/animation/ghost-shell-genga-collection-art-book-review/

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell_(1995_film)

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell_(2017_film)

the Discovery

Başrollerini; Jason Segel, Rooney Mara ve Robert Redford’un paylaştığı Netflix yapımı the Discovery, ölümden sonra yaşam olup olmadığını sorguluyor.

images

Baştan sona soğuk, sisli ve olabildiğine depresif süren filmin atmosferi bana yine bir Netflix yapımı olan the OA’yı anımsattı.

Filmde Robert Redford ve Jason Segel, birer nöro biyoloğu canlandırıyorlar;

Redford ölümden sonra yaşamın varlığını bilimsel bir kesinlikte “kanıtlamış” ve dünyaya bu buluşunu duyurmuştur.
Bu sansasyonel buluşun duyurulmasının ardından dünyada intihar oranları hızla artmaktadır, çünkü artık öteki taraf diye bir yerin varlığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
insanlık bunu yeni bir başlangıç olarak algılar ve intihar oranları hızla artar.
Segel ise yine de şüphecidir, bu bulgunun doğruluğuna inanmaz ve olaylar gelişir…

Filmin ilerleyişi anlaşıldıktan sonra sonu tahmin edilebiliniyor. Arada bir kaç iyi ve bir kaç da klişe replik yakalıyorsunuz. Oyunculuklar kötü değil ama bence filmi Robert Redford sırtlamış doğal olarak.

İnsanlığın belki de en fazla merak ettiği konuların başında gelen bu soruya, yönetmenin ve senaristlerin nasıl bir yaklaşımda bulunduğunu izlemek isteyebilirsiniz yine de.

Bu tür bir mistisizme ilgi duyuyorsanız aslında izlenebilecek bir yapım olmuş.

Bana göre 6/10
http://www.imdb.com/title/tt5155780/