Arrival

Bilim-kurgu terimine tam oturan bir film Arrival.

arrival-poster-russia

Bol detaylı anlatım olacaktır, izlememiş olanlar okumasın.

Film temel olarak, kuantum fiziği kapsamındaki tersine nedensellik teorisine dayanıyor.

Tersine nedensellik ilkesi basitçe, gelecekteki olayların geçmişi etkilemesi olarak açıklanabilir.

insanlar zamanı seri olarak algılarlar. yani zaman bir yöne doğru gider. başlangıç ile sonuç arasındaki geçen süreye, zaman deriz.

Zamanın ileriye doğru akışı Newton fiziğinde ( yani kabaca hayatımızdaki algıladığımız fizik) temel ilke olarak alınsa da, Kuantum fiziğinde zaman geriye doğru da akabiliyor.

İleriye doğru akan yani doğal hayatta algıladığımız zaman sürecini açıklamak için şu basit örneği de eklemek isterim.

Bizim şu anki konumumuzu geçmişteki hareketlerimiz belirliyor. Mesela ben sinemada bu filmi izledim ve filmi anlatma isteğim oluştu. Akabinde eve dönüp bilgisayarımı açıp, bloguma login olduktan sonra bu cümleleri yazmaya başladım.

Bunlar hep ardı ardına gelişen süreçler. Bu yazım da gelecekte başkalarını etkileyecek. Bu yazıyı okumuş ve okumamış insanların var olmasına neden olacaktır. vs. vs.

Tersine nedensellik teorisinde ise bu yazıyı yaşmış olmamdan etkilenen gelecek, benim bu yazıyı yazmamı ve hatta belki de daha öncesini de etkiliyor.

Şimdi filmi anlatmaya başlayabilirim.

Özellikle dil bilime merak duyanlar filmi beğeneceklerdir. Uzaylıların yazı dilini anlamaya çalışmaları aslında daha eğlenceli anlatılabilirdi ancak yine de güzel. Diğer fantastik bilim kurgu filmlerindeki gibi hoop al sana evrensel çeviri bilgisayarı babylon fish diye biri çıka gelmiyor.

Askeri hareketlilik dünya genelinde abartılmış, Çin ve Rusya çok vahşi gösterilmiş ama Amerika hep insani resmedilmiş. Elbette propaganda burada da sürecek, sonuçta Amerikan filmi izliyoruz. Michael Bay’ın filmlerinde göze soktuğu o kusturan Amerikan milliyetçiliği gibi  bir durum yok. Belli belirsiz.

Dil bilimcilerin Sanskritçe vs göndermeleri de yine de alttan alta İngilizce’nin de özünde dahil olduğu Hint-Avrupa dillerine bir selam durma idi. Evet bir Romance-Germanic dil olan İngilizce, Hint-Avrupa dillerinin Arapça’nın da bir kenardan dahil olduğu koluna aittir. Uzun konu.

Filmi biz çekseydik uzayıların dilini Ural-Altay dil ailesinden yola çıkarak çözmeye çalışmayacak mıydık?

Film içinde barındırdığı aile dramasını da bence çok başarılı bir şekilde konuya yedirmiş. Hatta o dramanın gerçekleşmesinin gerekliliğini ise filmin sonuna doğru daha da anlıyorsunuz. Romantik ya da aile dramasını çok dışa vuran bilim-kurgu filmlerini pek sevmem. Ancak bu öyle baymıyor. Ben bile tahammül edebildim.

ilk yarı oldukça yavaş ancak filme öyle bir konsantre oluyorsunuz ki, ilk yarı insana 10 dakika gibi geliyor. Bu etki de filmin zamanın doğasını işleyen kısmına beki de tesadüfi bir katkıda bulunmuş. izleyicisini anında sarıyor.

Film insanlığın daha yaşadığı çevreyi anlamamış olmasına, kendi içindeki çekişmelerine, savaşların anlamsızlığına, iletişimden kaçınıp, sorunları tartışarak değil kavga ederek çözme isteğimize. Öğrenmek, dinlemek, anlamaya çalışmak yerine hemen sonuca varmak isteyişimize bir çırpıda çok basitçe değinmiş.

arrival-trailer1-screen2

Zamanı paralel olarak algılayabilen, onu mekan gibi kullanarak içinde rahatça hareket edebilen bu uzaylılar. İnsanlara anlaşmanın yolunu hediye etmeye geliyorlar. Birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak bir dil verirlerken aynı zamanda doğayı, zamanı ve mekanı da algılayış biçimimizi değiştirecek bir dil de hediye ediyorlar. Bu yüzden kendi dillerine “silah” ve aynı zamanda “geçit” yani barışa kardeşliğe anlaşmaya açılan geçit anlamında bir isim diyorlar.

Yani uzaylıların dilleri cehalete ve yanlış anlaşılmaya karşı bir silah ve bilgeliğe açılan bir kapı.

İnsanlar bu dili öğrenmek için filmde uzaylılara önce kendi dillerini öğretmeyi amaçlıyorlar. Aslında sonradan anlaşılıyor ki uzaylılar zamanı ve bir sürecin gelişimini bizim gibi algılamadıkları için yani tüm bu süreci bildikleri için şunu görüyoruz.

Uzaylılar biz onlara dilimizi öğretmeye çalışırken aslında onlar bize kendi dillerini öğretiyor ve bizim onları anlamaya başlama sürecimizi gözlüyorlar.

filmin kurgusu içindeki “flash-back”lerin aslında birer “vision” olması ya da serii akan zamanda paralel işleyen bir planın gerekliliğini bize bir şekilde yansıtmayı başarıyor.

Bence bu türdeki filmlerin daha da artması gerekir. Yeni bir düşünce tarzı insanlara aşılayabilir. Aslında yeni değil, zaten hep varolması gereken bir düşünce tarzı. Toplu bir uyanış.

Son olarak bu filme vurdu kırdı, patlama çatlama, lazer silahları, enerji kalkanları görmek için gitmeyin. Bu daha çok drama-belgesel tarzında bir film.

Bol vurdu kırdılı, sürükleyici bir görsel şölen için Aralık ayındaki Rogue One’ı kaçırmamanızı söylerim, şahsen onu da sabırsızlıkla bekliyorum :) Ne de olsa bir Star Wars hikayesi!

Arrival bence 10 üzerinden 7.5’i hakediyor. İzleyin ve izletin. Ancak bu yoldan giden daha doyurucu filmlerin gelemesini de ummuyor değilim. İyi seyirler.

https://en.wikipedia.org/wiki/Arrival_(film)
http://www.imdb.com/title/tt2543164/

Independence Day 2

Independence Day filmini 20 yıl önce sinemada izlemiştim, oldukça etkilenmiştim. Zamanı için kesinlikle iyi bir filmdi.

Ağır Amerikan milliyetçiliği altında, bilişim teknolojilerinden çevreciliğe bir çok konuda gönderme yapıyordu. Tabii ortak düşman karşısında tüm insanlığın kenetlenerek gerçek bir sorunun üstesinden gelmesiyle de, dünya barışı göndermesini, savaşların anlamsız olduğunu vs vs vurguluyordu felan filan.

Bugün ise ikinci filmi tam yirmi yıl sonra yeniden sinemada izlemiş olmanın enteresan duygusu içindeyim. Filmi izlerken, 1996 yılını düşündüm. O gün bana 1976 yılı ne kadar uzak ise, bugün de bu filmi izleyen gençler için 1996 yılı o kadar uzak. Bana ise dün gibi ve o gün doğan çocuklar bugün 19 – 20 yaşında :)

buradan sonrası spoiler içerir

İşte yapımcılar da öyle düşünmüş olacak ki, filmi bu millennial kuşağına göre hazırlamayı uygun görmüşler sanıyorum.

independence-day-resurgence-2016-VJ15

Olay kısaca şu;

Dünyalılar uzaylı teknolojisini kendilerine uyarlamayı başarmışlar ve bu teknoloji dünyaya barış getirmiş. Tüm dünya birleşmiş milletler gibi bişey olmuş görünürde.

Herkese bir güven ve iyimserlik çökmüş durumda. Ama yine de ne olur ne olmaz bunlar yine gelir diye Ay’a Dünya yörüngesine vs her yere silah, ordu vs vs yerleştirmişler.

En nihayetinde hemen herkes el ele tutuşup bir kumbayaa şarkısı söylemediği kalmış.

Derken zart diye bir uzay gemisi beliriyor bunlar da ne lan bu demeye kalmadan bu arkadaşı zart diye indiriyorlar.

Yani aradan 2o yıl geçmiş, uzaylıların silah ve anti yerçekimi teknolojilerini çözüp askeriyeye uyarlamışlar ama, uzaylıların kültürlerini, dillerini ne isteyip istemediklerini çözememişler ne haltsa. Esir uzaylıları da bu arada hapishanede tutuyolar. Hiç biriyle de iletişime geçmemişler.

Bu arada benim anladığım ayrıcalıklı kesim bu uzaylı dünyalı teknolojisi melezi şeylerini kullanabiliyor. Yani insanlar hala tekerlekli benzinli ya da pervaneli araçları kullanıyor ama kimi de kullanmıyor. ilginç. demek ki herkesin “iyiliği” için kullanılmıyor, belirli bir zümreye sunuluyor bu teknoloji.

Neyse uzaylılar zart diye ortaya çıkmadan önce bu düşürdükleri uzay gemisi meğersem bir haberciymiş. saklanın kaçın demeye geliyormuş. kendilerini tekilliğe indirgemeyi başarmış sanal varlıkların sonuncusu. Google’ın yaptığı ev eğlence sistemlerine benziyor. Top şeklinde uzaylı robot yapay zekamsı birşey.

Bu arada filme komedi, nostaljik bir iki söz ve hareket çalışmışlar ama olmamış.

Bu arada Jeff Goldblum’un babası rolünü oynayan Judd Hirsch ölümsüz müdür nedir arkadaş, herif 20 yıl önceki filmde de aynıydı, bugün de aynı ( zaten bir ölümsüzün üvey oğlunu canladırdığı Forever isimli dizide oynamıştı bir ara ama dizi de iptal edilmişti, her neyse)

Uzaylıların karıncalar ya da arılar gibi topluluk zekası ile bireysel zekanın melezi bir psikolojide ve sosyal yapıda olduklarını öğreniyoruz filmde. Ayrıca gezegenleri neden istila ettiklerini de öğreniyoruz. Teknolojik olarak birer eşek arısı gibiler aslında, kurbanlarının öz suyunu emen türden hem de.

Gerçi kraliçe ve istilacı bir tür bana ingiltereyi de anımsatmadı değil :)

id4-gallery1

Neyse bizim insanlık bu yeni yetmelerle savaşı kazanıyor, bu sefer nükleer güçle değil de akıl ve azim ile kazanıyorlar. Nükleer her zaman çözüm değil felan demeye getiriyorlar felan.

Tabii ki bilgisayar virüsü yükleyemiyorlar uzaylı bilgisayarına çünkü, uzaylılar sistemlerini upgrade etmeyi başarmışlar, yani tüplü ekrandan holograma geçmişler ( hahaha )

Onun yerine uzaylıları eski bir radar ile kandırmayı başarıyorlar. geh kuçu kuçu  yapıyorlar.
Bu bize uyarıda bulunmaya gelen uzaylı üstün zekalı ve bilgili robot topun dedikleirne göre hiç bir tür bunları yenmeyi başaramamış ve hiç biri bir kraliçe uzaylı öldürememiş. hiçbiri bunları kandıramamış ama gel gör ki bizimkiler eski bir radarla bunu başarıyor. Tüm kainat mal :) bi bunlar akıllı.

Bak ilk filmin izinden gerçekten gitselerdi tüm bu saçmalıklar daha kolay hazmedilir ve hatta anlamlı olurdu. SnapChat kafasındaki gençlere film çektikleri için herşey boktan olmuş. Oysaki filmi bizim kuşağa göre çekselerdi daha iyi olabilirdi. Efsane olurdu sanıyorum.

Neyse filmin sonunda 3. bir film geleceğini kesin bir dille belirttiler.

Bir 20 yıl daha onu da bekler miyiz, seneye mi çıkar, ömür yeter mi bilinmez :) ha kısmet olursa onu da sinemada izlemem değil. Hiç değilse bunu geçen 20 yılın hatırına sinemada izlemiş olmanın garip mutluluğu vardı. Çok kötü değil ama iyi de değil. Sadece yaşam süremde uzun bir aradan sonra ikincisini izlediğim, ilkini çocukluktan olsa gerek beğendiğim filmlerden biri, bir anı, kendince bir efsane hepsi bu.

Uncanny Valley

Bilişim terminolojisinde “Uncanny Valley” ( tekinsiz vadi ) sıfatı; Robotların gün gelip de artık doğadaki diğer varlıklardan, yani insan hayvan vs’den ayırt edilemeyecek kadar gelişmesi ve bunun insanlar üzerinde tiksinti, korku vb duyguları yaratması durumudur.

Bu terimi isim olarak taşıyan 8 dakikalık kısa film ise bence, Matrix’in gerçekliği sorgulamasını ya da Surrogates’in anlatmaya çabaladığı teknolojik soyutlanmayı kısacık bir zaman diliminde, oldukça çarpıcı ve başarılı sahnelerle anlatmayı başarıyor.

Eline geçirdiği tüm teknolojileri silaha dönüştürmeyi doğası gereği bir şekilde başarmış olan insanlık için Sanal Gerçekliğin de bu olgudan etkilenmemesi beklenemez zaten.

Uncanny Valley bu bağlamda günümüzdeki örneklerden, geleceğe oldukça tedirgin yaklaşıyor;
Gittikçe hızlanan internet bağlantılarımız ve ucuzlayan donanımların artık sadece paralı “seçkinlerin” değil, içmeye suyu dahi olmayan bölgelerde yaşayan insanların bile tükettiğini görmekteyiz. *
Ayrıca sanki oyun oynarmışcasına kullanılan askeri dronlar, Dünya’nın bir ucundan kontrol edilerek, ülkelere bomba yağdırılabilinmesini daha da kolaylaştırmaktadır. Bu dronları kullanan “sivil” personeller, bombaladıkları insanları birebir görmediği ve hatta onları seçemedikleri için yaptıkları işlerin vehametini erkenden kavrayamıyorlar. *

İşte Uncanny Valley tüm bu günümüz verilerini birleştirip, internet bağımlılığımızı da sanki uyuşturucu madde bağımlılığmışcasına harmanlayarak, kendine has teması ile etkileyici bir şekilde sunuyor.

 

Tematik Bir Blog

Başlarda seyrek olmak üzere 2004 yılından beri blog yazıyorum, sosyalmekan isminde 2007’den bu yana da neredeyse aralıksız, kafama esen hemen her konu hakkında yazmayı sürdürüyorum. Hep tekrar ediyorum, bence blog yazmak bir iş değil. Belki bir disiplin ya da terapi aracı :) bilmiyorum sadece hoş bir uğraş işte.

WordPress’e uygulanan saçma yasaklardan önce yoğun bir okuyucu trafiğine sahipken, gittikçe derinleşen darbeleriyle internete vurulan tırpanlar yüzünden zaman zaman hiç okuyucusu olmayan bu blogum sanıyorum ben varolduğum sürece sürecek. Çünkü bu blogu en başta kendim ve yazdıklarım sayesinde kendine birşeyler katması muhtemel olası okuyucular için yazıyorum. Hepsi bu.

Ama…

Bir süredir tumblr platformu altında tematik bir blog da yürütüyorum. Artık yavaş yavaş olgunlaşmaya ve içeriği birikmeye başladı.

Belirlediğim tema ise, Retro fütürizm. ( o da ne? diyen olursa: https://tr.wikipedia.org/wiki/Retrof%C3%BCt%C3%BCrizm ve http://onedio.com/haber/retro-futurizm-450600)

Çocukluğumdan beridir bilim-kurgunun en çok hoşuma giden koludur retro futurizm.

Ayrıca Steam punk, cyber punk gibi kavramlar da bana ap ayrı bir lezzet sunar.

İşte yoğunlukla bu temaları kapsayan blogum: Retro Futurist Yazılar‘ı sizlere http://retrofuturistblog.tumblr.com/ adresinde sunmaktan esenlik duyuyorum :) evet TRT izlenebilecek kıvamdayken ve tek kanalken onu izleyerek büyüyenlerdenim!

Screen Shot 2016-05-19 at 22.09.17

Sosyalmekan’dan daha hızlı güncellenmeye devam edeceğine emin gibiyim, bana öyle geliyor çünkü. Facebook sayfası da var :) https://www.facebook.com/retrofuturistblog/

Orada da görüşmek üzere. Neşeli okumalar.

Marka Algısı ve Emek Değer Meselesi

Uzun süredir dikkatimi çeken ve bir türlü toparlayıp hakkında yazamadığım bir durum bu aslında.

Anlatmak istediğim, Markalar mı yoksa üzerinde Emek harcanmış şeyler mi daha çok dikkat çekiyor?

Kendimce bir kaç tespitte bulundum ve bunu kısaca yazmak istedim.

Aşağıda görülen Ay fotoğrafını ben çektim. Bu kareyi yakalamak için aşağı-yukarı
15-20 dk uğraştım. Yaklaşık 40 yaşındaki 300mm’lik bir lensle, netliği elle ayarlamaya çalışarak bu kareyi yakaladım. Zamanın çoğunu bu aldı zaten. Ay da hareket ediyor haliyle ve doğal olarak  tripodun konumunu da bu harekete göre devamlı ayarlamak zorundaydım.
Ayrıca pozlamayı ve ışık ayarını da manuel olarak yaptım. Çoğunlukla makinemi böyle kullanırım. Zevk meselesi. Ay güzel görünüyordu, uğraşıp bir fotoğrafını çekeyim dedim. Sonra da bu fotoğrafı Instagram‘a ve Facebook‘a  yükledim.

_MG_5830

Güzellik subjektif bir kavram olduğu için, çektiğim fotoğraflar beğenilir-beğenilmez buna birşey diyemem. Kendim için fotoğraf çekiyor ve bana göre “aa bu güzel oldu” dediğimi de çeşitli mecralarda yayınlıyorum. O yüzden beğeni kısmı değil bu fotoğrafın bence nasıl algılanmış olabileceği önemli. Çünkü bana göre bir istatistik sağlıyor.

Bu istatistiği de “like”ları kullanarak edinmek durumundayım, karşılaştırmak için ise
yine benim çektiğim şu fotoğrafı kullanıyorum:
944985_10153427727263244_8484926260822757250_n

Görüldüğü üzere bu fotoğrafta ahşap zemin üzerinde duran, Starbucks markalı ortaboy bir karton kupa var.

Cep telefonum ile çektiğim bu sıradan fotoğraf için hiç bir özen göstermedim. Bu fotoğrafı çekmemin hiç bir özel anlamı da yok. Tıpkı bir yerde Checkin yapmanın çok büyük bir anlamı olmadığı gibi. Şurdayım şu kahveyi içiyorum demek için çektim. Saçma, tembel, can sıkıntısı barındıran ve her hangi bir sanatsal kaygı ya da üzerindeki markanın dışında değer taşımayan bir fotoğraf.

Üstelik fotoğrafı çektikten sonra da SnapSpeed’de açıp; ışığını, rengini, keskinliğini vs’yi kafama göre istediğim gibi oynadım ve yine öylesine instagram‘a yükledim.

Şimdi; ikisinin aldığı “like”lardan şunu görüyorum ki, üzerinde emek harcanmış olduğu belli olan fotoğrafım sanki sıradan bir şeymişçesine ilgi görüp an itibari ile “11 like” alırken, öylesine çekilmiş olan ve sadece ahşap bir zeminin kattığı sıcaklık ve kahve içmenin verdiği keyif ile birleşen Starbucks markalı karton fotoğrafım “21 like” almış durumda.

Tabii bu çıkarımı sadece bu iki fotoğraftan edinmedim, sadece bu durumu örnek olarak göstermek ve rahat anlatabilmek için araç olarak kullandım.

Orjinallik insan algısında aslında çok değer verilen bir şeymiş gibi sanılsa da bence hiçte öyle değil. Taklit bence daha önemli yer tutuyor. Maalesef gizli ya da açık taklitçiler daha fazla değer görüyor.

Anlatmak istediklerim bir “like” ve ilgi bağımlılığı olarak görülmemeli. Böyle bir beklenti içinde hiç olmadım. Hiç yarışmadım ve hayatta çekişmelere asla inanmam.

Anlatmak istediğime şöyle bir örnekle daha devam edeyim.

Tumblr kullanan ve benim gibi sadece kendi fotoğraflarını, tasarım ya da çizimlerini vs paylaşan amatörler muhtemelen çok iyi anlayacaklardır.

Yaşam tarzı blogları. Off nasıl bir kafadır hiç anlamam. Yani belirli bir dergiye ya da bir şirkete vs ait olanlardan bahsetmiyorum, bahsettiğim kişiler geri kalan ağırlıklı tumblr kullanıcıları. Sıradan insanlar.

Sıradan bir kullanıcı, sırf can sıkıntısından burada bir blog açıyor. İçeriğini ise sağdan soldan bulduğu, hoşuna giden görsellerle oluşturuyor. Vintage bir café, retro bir kıyafet ya da süper lüks bir araba…
Bunların hiçbirinin fotoğrafını o çekmemiş. Hiç birine sahip değil. Sadece orada olmayı, onlara sahip olmayı hayal ediyor ve bunu bloguna taşıyor. Hatta ve hatta, bakın ben bunları algılayabiliyorum demeye çalışıyor. Küpür biriktirmek gibi bişi.
Elbette en doğal hakkı ve her insan kendisi birşey üretemez. Herkesin hayalleri vardır ve çok da normaldir ki bu hayallerini dışa vurmak ister.

Ancak bu blogların bazıları öyle bir sosyal çevre oluşturmuş ki, sahibi olmadığı içerik ile efsane olmayı başarmış :) bravo.

Bunlar hiç de azımsanmayacak rakamlardaki bloglar. Üstelik övgüler ve yorumlar da alıyorlar: Bloguna bayılıyorum, harika bir zevkin var vs.

“Bu ne?” demekten kendimi alamıyorum. Elemanın ürettiği hiç birşey yok ve sadece internetten bulduğu lüks ev-araba fotoğrafı ile takipçi kazanıyor. imrenilecek bir başarı ama bana göre bir değer değil. Ancak içinde çok önemli bir veri barındırıyor bence.

İnsanların bir çoğu onlar özendirilene kadar gördüklerinin değerini anlayamıyorlar. 

Bunu da tumblr’da yayınladığım ve cep telefonum ile çektiğim şu fotoğafım ile örneklendireyim:

tumblr_o0a4v2prBY1qea87xo1_1280

Short brief of the winter (Kışın kısa bir özeti) ismini verdiğim bu fotoğraf için evimin az ilerisindeki üst geçide kadar yürüdüm.
Aslında böyle bir fotoğrafı o üst geçide ulaşana kadar yakalayabileceğimi düşünmüyordum. Bir metre civarındaki kar ve yer yer buzun üzerinde yürüyerek ulaştım. Pro-makinem de yanımdaydı ama donmuştu çalışmıyordu :) ben de cep telefonumla çektim. Anlık bir fotoğraf, çok da özenmedim. Sonrasında, rengini ve keskinliğini orjinalliğinden çok uzaklaştırmadan biraz oynadım.

Emin olun fotoğrafı çektiğim yer bundan daha dehşet görünüyordu. Bence şimdilik hiç bir kamera aslında gözümüzle gördüğümüz kadar etkili kareleri “anlık” olarak yakalayamaz. Herneyse. Bence çektiğim en güzel fotoğraflar arasında ilk 10’a girer :)

Bu fotoğrafım da tumblr’da yayınladığım diğer fotorğaflar gibi 3-5 beğeni sınırında geziniyordu. Derken Tumblr Türkiye ekibi tarafından beğenildi!
Esas curcuna o zaman başladı!

Ekip tarafından beğenilmesinin ardından kısa bir sürede yüzlerce beğeni ve re-blog aldı. An itibariyle de 1625 beğeni / re-blog sayısına sahip. Ömrümde gördüğüm rakamlar değil.

Peki bunun nedeni ne idi?

Az önce demiştim ki “İnsanların bir çoğu onlar özendirilene kadar gördüklerinin değerini anlayamıyorlar.” yani bir onay mercii tarafından tasdiklenen bu fotoğrafımı beğenmek artık “bir şey”di. Yani güzel olduğu tumblr tarafından tasdiklenmiş. Böylelikle gören kişi bunu beğendiğinde “acaba zevksiz” duruma düşe miyim hissine kapılmayacaktı. Üstelik bir çok kişi  öncesinde beğenmiş.

Tüm bu beğenilerin yanı sıra, fotoğrafım re-blog da edilmeye başlandı. Yani az önce değindiğim “ben bunu algılıyorum” kafasındaki tipler, kendi bloglarında yayınlamaya başladılar.

Tumblr’da bir fotoğraf re-blog edildiğinde kaynak link otomatik olarak o fotoğraf ile birlikte geziyor. Benim ismim de haliyle bunu paylaşan her blogda görülmekte.

Bazen insanlar re-blog ettikleri şeyler hakkında düşüncelerini de fotoğrafa ekleyebiliyorlar ama bu sadece kendi bloglarında çıkıyor vs. Sonra ondan da gören oluyor, blogluyor felan; ondan da bundan da şundan da derken, bir çok gözde kişi ve ekip tarafından tasdiklenmiş bu fotoğrafımın yayılması hızlanıyor…

Ufak bir kaç açıklama daha eklemek gerekirse:
Giresun’da bu kış çektiğim bu fotoğraftaki görülen kar, Sibirya üzerinden gelen soğuk hava dalgası sayesinde taşındı. Zaten özellikle Doğu Karadeniz’de Sibirya’dan gelen kar daha fazla tutar. Balkanlar’ın bu kadar büyük etkisi olmaz. Yani sahil kısmına bir metre kar bırakmaz.

İşte bu re-blog yapanlardan biri de kendi blogunda benim fotoğrafımın altına “Giresun bu kar yağışı için Balkanlar’a teşekkür ediyor” yazmış :)

Ee yazmış da ne olmuş?

Yani bu fotoğrafımın orjinalinde altında sadece ismi yazmasına rağmen, re-bloggerlardan bir tanesi kendi blogunda onun altına yanlış bir bilgi yazdığı için bana ulaşanlar oldu.

O yazıyı kimin yazdığını bile algılamıyorlar, bana ulaşıyorlar ama fotoğrafın kaynağına bakmıyorlar. O kadar tembeller :) ama her nasılsa haddimi bildirmeye çalışanlar, beni yanlışımdan kurtarmaya çalışanlar oldu. Yanlışı yapan ben değilim üstelik!
Güya Giresun’a nereden kar yağdığını bilemiyormuşum vs vs. Az önce de belirttiğim üzere biliyorum :)

Yani sonuç olarak, insanlar değer verecekleri şeyler için bazı onay mekanizmalarına ihtiyaç duyuyorlar çoğunlukla. Tıpkı kendisinden çok üstün donanımda ve çok daha ucuz fiyata sahip telefonlar olmasına rağmen iPhone kullanmanın daha “havalı” olması gibi bir durum.

Ya da başka açıdan başka bir örnek vermek gerekirse, bana devamlı hangi makineleri kullandığımın sorulması ve çoğunlukla “haa o makina bende olsa ben de öyle” çekerim denmesi gibi şeyler :) ancak ne yazık ki görüldüğü üzere en beğenilen fotoğraflarım hep cep telefonum ile çekilenler :) üstelik cep telefonum piyasadaki en ucuz akıllı telefonlardan. Bir iPhone  vs değil…

Son olarak beni sevindiren şey aldığı “like”lar değil, bence güzel olduğunu düşündüğüm fotoğrafların insanlara ulaşması ve belki de hiç bilemeyeceğim şekilde insanların kiminin olası negatifliklerden kurtarabileceği düşüncesi.

Makine ya da mekan hiç önemli değil. Biraz sanat, biraz emek, biraz yetenek…
Çokça o anı yakalamayı istemek.

Hepsi bu.

https://medium.com/@emrahserdaroglu/marka-alg%C4%B1s%C4%B1-ve-emek-de%C4%9Fer-meselesi-ad199752b3de#.egejykefw

Vatandaşlarına Para Dağıtacak Ülkeler

Evet böyle ülkeler var :) vatandaşlarına para dağıtmaya hazırlanıyor. Öyle kredi, kupon vs de değil. Bildiğin nakit para. Hem de her ay!

Bu ülkeler hangileriymiş ve kime ne kadar veriyormuş diye bir göz atmadan önce kendi ülkemizi hızlıca bir inceleyelim. İnceleyelim ki önce kendi ülkemizi bilelim, neymişiz bir görelim, ona göre yazalım. Sonra ama orası bu ülke, şurası şu ülke demeyelim ;)

Türkiye:

_MG_5744

Konum: Doğu Avrupa ile Batı Asya’nın arasında, Orta Doğu bataklığının tam üzerinde.

Nüfus: 78-80 milyon arasında.

Yüzölçümü: 783.762 km2

GSYH: 700 milyar dolar ile 1.5 trilyon dolar arasında.

Kişi başına yıllık gelir: 9.000 USD ile 20.000 USD arası  ( hı hı )

Kitap okuma oranı: Ortalama bir Türk on yılda 1 kitap okuyor.( iyimser rakam)

Okur yazarlık oranı: %95 civarında.

Savunma harcaması: 15 milyar dolar.

Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi: 5.5 milyar lira ( 2 milyar dolar civarı )

Pasaportumuzun dünyada ki yeri ise 29. sırada. 108 ülke bize vizesiz.

Açlık sınırı: 1.500 TL ( 522 USD ya da 470 EUR )

Yoksulluk sınırı: 4.140 TL ( 1440 USD ya da 1300 EUR )

Asgari ücret:  1300 TL ( güncel döviz karşılığı: 450 USD ya da 407 EUR )
Asgari ücretli bir işçi açlık sınırının 200 TL altında yaşıyor ve teknik olarak hayatta kalmaması gerekiyor. Yani teoride, bilim-kurgu, fantezi edebiyatın öğelerinden zombiler aslında bizde hayatın bir normu konumunda!

_MG_5741

Öğretmen maaşı: 2.300 lira ile 2.800 lira arasında.
Ortalamasını 2500 Lira olarak alırsak, güncel döviz cinsinden; 870 USD ya da 784 EUR etmektedir.

Böylelikle ülkemizdeki bir öğretmen  yoksulluk sınırının ortalama 1600 lira eksiğini her ay evine götürüyor. Bu da Açlık sınırına daha yakın bir ücret aldığını gösteriyor.

işsizlik oranı: %10 ( iyimser rakam )

Terör yüzünden kaybettiğimiz canlarımızın sayısı: yaklaşık 40.000 :(

Dünya genelinde listeye giren üniversite sayısı: 10 ( en yüksek: 399. sırada Bilkent ve en düşük: 701. sırada Çukurova üniversitesi)

Buna karşılık;

Millet vekili maaşı: 24.000 TL, emeklisi 8 bin TL ( güncel döviz karşılığı: 8350 USD ya da 7530 EUR) – Bu maaşın milli gelire oranı %80

1 litre su: 1.25 TL ( 0.44 USD ya da 0,39 EUR )

1 ekmek: 1.15 TL

1 kilo kıyma: 40 TL (14 USD ya da 12.5 EUR)

Ortalama bir daire: 350.000 TL  ( 122.000 USD ya da 110.000 EUR )
Kabaca hesaplarsak, zaten yoksulluk sınırının 1600 lira altında maaş alan bir öğretmen, ortalama 2500 liralık maaşının her ay 1000 lirasını bu evi almak için ayırdığını düşünür isek. 12 ayda 12000 lira ayırır. 10 yılda ise 120.000 lira eder. 30 yılda ise 360.000 lira eder. geriye kalan aylık 1500 lirası ile yani açlık sınırındaki parasıyla hayatta kalıp, hatta evlenip, hatta ve hatta çocuk sahibi olabilir ise, teorik olarak konuşuyoruz tabii ki, bu öğretmenin
( varsayımsal) torunları o evin taksitinin bittiğini görebilirler. ( tabii taksit bitimine kadar kentsel dönüşümden yıkılmamış ise o ev )

Ğöh! Ne yordu beh!!!

Gel gelelim vatandaşlarına para dağıtan ülkelere:

Bu ülkeler vatandaşlarına ya para dağıtıyor, ya da dağıtmaya hazırlanıyor. Bunlar benim bulabildiklerim, dahası da var olabilir. Bilemiyorum. Şimdilik bunlar yeterli sanırım:

İsviçre:

Ooo hemen de İsviçre’yi yapıştırdım de mi? Hiç acımam.

2012-08-21_12-54-11_Switzerland_Zürich_Grossmünster_7v_140°

İsviçre yapacağı referandumun sonucuna göre, vatandaşlarına her ay 2500 isviçre frangı para verecek. Çalışan çalışmayan herkes, kayıtsız şartsız, geri ödemesiz, faizsiz bu parayı her ay alacak.

2500 CHF, bizim paraya göre tam 7276 TL ediyor sayın seyirciler.

Yani bizim asgari ücretimizin ve açlık sınırınımızın yaklaşık 5.5 katı.

Yoksulluk sınırımızdan 3bin 136 lira daha fazla, tam 3136 lira!

siwzerland-jokose

Kısaca isviçreyi de tanıyalım:

Konum: Avrupa’nın tam ortası. İtalya’nın kuzeyi, Almanya’nın güneyi.

Nüfus: 8 milyon. ( bizim ülkenin 10’da 1’i kadar )

Yüzölçümü: 41.285 km( Konya’dan az büyük )

GSYH: 365 milyon dolar ile 265 milyar dolar arasında. ( e hani para ülkesiydi? )

Kişi başına yıllık gelir: 30.000 USD ile 50.000 USD arası
( haa şimdi işler değişir…)

Kitap okuma oranı: Yılda ortalama 10 kitap.

Okur yazarlık oranı: %99

Pasaportunun dünyadaki konumu ise 5. sırada ve 142 ülkenin kapılarını açıyor.

Savunma harcaması: 5 milyar dolar civarında. ( bizden 3 kat daha az )

Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi: 16 milyar dolar civarında. ( bizim 8 katımız! )
Yani yumruk kadar ülke, bizim 10’da bir nüfusumuza sahip ve yıllık geliri bizden ortalama 5 kat az olmasına rağmen, eğitime bizden 8 kat daha fazla harcıyor. Yanlışım varsa lütfen düzeltilsin. Zira matematikte hiç iyi değilim ( neden acaba?)

Back_Home_Summer_01

devam edelim,

İsviçrede açlık sınırı 800 CHF bu da 2300 lira civarında,
Yani, bizim bir öğretmen maaşı kadar. ( hani varsayımsal torunları olan, zombi. )

Yoksulluk sınırı ise 2200 CHF yani 6400 lira civarında. Bizden yaklaşık 2260 lira daha fazla ki referandum ile ortadan kaldırmayı hedefledikleri rakamlar bunlar :) bu hesaba göre İsviçreliler için biz yokuz. varlığımız matematiksel olarak imkansız :D

Yani İsviçre her vatandaşına ülkesinin (açlığı geçtim) yoksulluk sınırının üzerinde bir parayı her ay vermeyi hedefliyor. 

isviçredeki diğer rakamlarla devam edelim:

İsviçredeki işsizlik oranı: %4.5

Asgari ücret: 3500 CHF ile 6000 CHF arasında

4000 frank olarak hesaplarsak 12000 lira civarında ediyor bir isviçrelinin asgari ücreti.

yani kendi yoksulluk sınırının neredeyse 2 katı iken bizim yoksulluk sınırımızın 3 katı civarında.

vay canına sayın seyirciler devam edelim derim.

verbier_chalet_rentals_main-1920

İsviçre’de öğretmen maaşı aylık: 4200 CHF ile 6250 CHF arasında. Biz de bunu ortalama olarak 5000 CHF  dersek eğer, TL olarak karşılığı 14 bin 556 lira yapıyor.
Bu da yaklaşık bizim öğretmen maaşımızın 6 katı!

Şimdi burada bir şeyi açıklığa kavuşturayım. Türk lirasına çevirmek hiç de saçma değil! Çünkü bir İsviçreli gelip parasını burda dilediği gibi harcayabilir, hiç değilse yaz tatilini burada semirerek geçirebilir. Bütçesini zerre sarsmayacağı gibi, aslında Dünya’nın istediği ülkesinde istediği gibi bir tatil yapabilir. Bizim öğretmenlerimiz ise gidip İsviçrede tatil yapamaz. Yapsa bile bir İsviçreli’nin Türkiyede yaşayacağı rahatlığı, bir Türk öğretmen o maaşıyla gidip İsviçrede yaşayamaz.

İsviçre’de millet vekili maaşı 10.000 dolar civarında. bu da yıllık gelire oranı yaklaşık %24
(yanlışım varsa düzeltilsin)

İsviçre ile Türkiye arasındaki fiyat ve gelir farklarını şuradan güncel olarak karşılaştırabilirsiniz.

İsviçre’nin Terör yüzünden kaybettiği vatandaşlarının sayısı dünya genelinde 100’ün az üzerinde: http://www.nationmaster.com/country-info/profiles/Switzerland/Terrorism

İsviçre’nin Dünyanın en iyi üniversiteleri listesinde 8 tane üniversitesi var :) O0o bunları bu konuda geçmişiz değil mi? Hiç de öyle değil; zira bu 8 üniversitenin ilki 12. sırada ve sekizincisi ise 420. sırada, yani en kötü üniversitesi bizim en iyi üniversitemiz ile aynı hizada.

Peki bu ülke vatandaşı olmak için ne yapmak gerek :) ahaa… Öyle ya, olalım İsviçre vatandaşı biz de yattığımız yerden maaşa bağlanalım!

Hah o öyle kolay olmuyo işte demenin yeri şimdi geldi!

Kendi ülkenizi bırakıp bu ülkenin vatandaşlığını almak istiyorsanız, öncelikle bu ülkede C tipi dedikleri uzun süreli oturum izni denen vizeyle 10 yıl yaşamış olmanız gerekmekte.
Ülkenin dilini öğrenmiş ve kültürüne hakim olmuş olmanız  gerekiyor. Daha sonra da oturduğunuz yerin belediye meclisi sizi vatandaş olmaya layık görmesi gerekiyor. Bunları hallettikten sonra yasal geçiş işlemlerine başlanabiliyor…

Yani öyle benim adım elvan danton ben gezerim kanton kanton diyerekten, parası neyse veririz gidip vatandaşı olayım diyemiyorsun.

Mountains-Switzerland-Bernese-Oberland-High-Resolution-Wallpapers

Sıkıcı bir memleket hem; iki tane dünya savaşı kopmuş tam çevresinde hiç biri bu ülkeye uğramamış. Trenleri, otobüsleri dakik, nüfus az ve eğitimli, hava temiz, trafik neredeyse yok, herkes elini kolunu sallayarak giremiyor vs. İnsan sıkılır !

Yeter bu kadar İsviçre, biraz da diğer ülkeleri inceleyelim.

Efendim, vatandaşlarını maaşa bağlamayı düşünen diğer bir ülke ise Finlandiya:

Şimdi de biraz Finlandiya’yı tanıyalım, ama önce şu para konusunu konuşalım.
Finlandiya vatandaşlarına kayıtsız şartsız 800 EURO vermeye 2017 gibi başlayacak. Tabii bu deneysel olacak öncelikle ve meclislerinin de bunu onaylaması gerekecek. Ama olsun bizde bu da yok :)

Helsinki, Finland

Çok uzatmadan Finlandiya’yı tanımaya başlayalım:

Konum: Avrupa’nın kuzeyinde, Norveç, Rusya ve İsveç ile komşu İskandinav yarımadasında bulunan bir Baltık ülkesi.

Nüfusu: 5.5 milyon. ( İstanbul’un resmi nüfusunun 3’de 1’inden daha az )

Yüzölçümü: 338,424 km

GSYH: 240 milyon dolar ile 180 milyar dolar arasında. (Bunlar da fakir çıktı)

Kişi başına yıllık gelir: 35000 ile 50000 USD civarında.

Okur yazarlık oranı: %100

Pasaportunun dünya sıralamasındaki yeri 4. sırada!
Tam 143 ülkeye vizesiz girebiliyorsunuz.

Savunma harcaması: 3 milyar dolar civarında.

Finlandiyada ortalama bir maaş 2250 EUR civarında.

Finlandiya ile Türkiye yaşam masrafları, gelir ve giderler karşılaştırma verilerine şuradan ulaşılabilir.

Finlandiya’da Millet vekili maaşları sadece 4000 dolar ve
bunun da milli gelirlerine oranı %7 civarında.

Finlandiya eğitime ise 11 milyar euro yıllık bütçe ayırıyor, bu da yaklaşık 35 milyar lira ediyor ki sadece 5 buçuk milyon nüfusa sahip bu ülkenin eğitime ayırdığı kaynağın muazzamlığı insanı hayrete düşürüyor.

messut-9541

Zaten Finlandiya eğitim sistemi, tüm dünyada konuşulan ve ilgiyle takip edilen ve hatta özenilen bir sistem.

Finlandiya’nın dünyadaki en iyi üniversiteleri arasında 9 üniversitesi var, bu üniversitelerin en yükseği 67. sırada ve en düşüğü 441. sırada. Yani her biri bizim Bilkent ve katlanarak artan üzeri ayardalar.

Şimdi tam bu noktada bir şeyi daha açıklığa kavuşturmak istiyorum, o da nüfus konusu.
Yani bence nüfus yoğunluğu bir ülkenin vatandaşlarını ne denli insan olarak gördüğünün bir simgesidir. Biz 80 milyon nüfusa sahibiz, neden? Ne gereği var? Neden doğum kontrolünü elimizden “kafirlik” diye bıraktık? Bırakmasaydık. Kontrollü üreyip, eğitimli nesiller yetiştirseydik! Bugün bize 3 de yetmez en az 5 diye buyruk veren, bir güruh olmayacaktı. Alır yürür bu konu, dallı budaklı herşey zaten. Biz konumuza dönelim.

Nerede kalmıştık?

Finlandiya’nın Terör yüzünden kendi topraklarına kaybettiği vatandaşı yok.

Finland, province of Aland, Islands of Aland, region Mariehamn

Peki Finlandiya vatandaşı olmak istesek olabiliyor muyuz?
Lapon olcam ben diye bağırmakla başlaya bilir miyiz?

Başlayabilirsiniz, ama öncelikle “kansalaisuushakemus “un anlamını bilmeniz ve telaffuz edebilmeniz gerekiyor. :)

Yani öncelikle iyi derecede Fince ya da İsveççe bilmeniz gerekiyor. Kendi geçiminizi sağlayabiliyor olmak ve hiç bir suça karışmadan 7 yıl Finlandiya’da ikamet etmiş olmanız başvurunuzu yapmanıza hak tanıyor.

Devam edelim,

Vatandaşlarına Para vermek isteyen ve bunun için canla başla çalışan ülkelerden biri de Yeni Zelanda:

Vatandaşlarına para vermeyi tasarlayan Yeni Zelanda “temel gelir” uygulamasını bu yazının yazıldığı ayın sonunda konuşmaya başlayacak. Henüz net bir rakam belli olmasa da Finlandiya’nın vereceği rakama yakın bir rakam olabilirmiş.

http://www.techinsider.io/basic-income-talks-hit-new-zealand-2016-3

Şimdi bu Yeni Zelanda’yı da hafiften tanımakta fayda var:

7027833-queenstown-new-zealand-wakatipu-lake

Konum: Büyük Okyanus’un güneyinde, Avustralya’nın güneydoğusunda 1500 km açıkta
( İstanbul’dan uçakla in kalk aktarma yap 25 saat ve üzerinde )

Nüfus: 4.3 milyon.

Yüzölçümü: 268,021 km

GSYH: 164 milyar dolar. ( piiii)

Kişi başına yıllık gelir: 42000 USD civarında. (iyiymiş yalnız)

Ortalama kazanç:  3300 NZD

Okur yazarlık oranı: %99

Savunma harcaması: 3 milyar NZD civarında.

hobbiton-hobbiton-movie-set-waikato-new-zealand.ClFWOg

Yeni Zelanda’da bir öğretmen maaşı yıllık 45ooo NZD ile 75000 NZD arasında bunu 60000 ortalama olarak alırsak, ayda 5000 NZD eder, bunun da USD karşılığı 3300 dolar ve TL karşılığı ise 9600 lira ediyor. bizim yoksulluk sınırımızın epey üzerinde.

Vermeyi planladıkları 900 dolarlık temel gelir yardımı ise bizim açlık sınırımızın ve en yüksek dereceden öğretmen maaşımızın yine çok üzerinde.

Visit-New-Zealand-Landscape-With-Road-and-Snowy-Mountains-Southern-Alps-New-Zealand-1600x1047

Yeni Zelanda’nın Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi ise yıllık 13.183 milyon NZD.

Yeni Zelanda’nın dünyanın en iyi üniversiteleri listesinde 8 üniversitesi var ve en üstteki üniversitesi bu listeye 92. sıradan girmiş. Hiç fena değil.

Yeni Zelanda ile Türkiye’nin gelir gider ve türlü masraflarına dair karşılaştırmalı tabloyu şuradan inceleyebilirsiniz

new-zealand

Genel olarak YZ’da da dışa bağımlılığı çok fazla ve İngiltere’nin sömürgesi… hmm. O zaman pasaportları kuvvetlidir bu ülkenin.

Evet yanılmamışım, Dünya’nın en kuvvetli 8. pasaportuna sahip Yeni Zelanda.

Yeni Zelanda’ya göçmek ya da vatandaşı olabilmek için şu yollar izlenebilir:

Yeni Zelanda yatırımcılara parasıyla çat diye oturum ve bir süre sonra vatandaşlık hakkı verebiliyor. Yani 1 milyon dolarlık yatırım yapcam dediğinizde gel bakayım şuraya hele bi, sen ne şirin şeysin öyle demeye başlıyor…

Yok benim o kadar param diyorsanız, göçmen alan bir ülke Yeni Zelanda.
O yılın ihtiyaç listesinde bulunan bir kalifiyeliğiniz varsa, ingilizce biliyor ve orada kendinizi bir süre bakacak maddi duruma sahip iseniz, şuradan başvurabilirsiniz.

Hız kesmeden diğer para saçan ülkelerle devam edelim…

Yine Avrupa’ya dönüyoruz.

Vatandaşlarına para vermeye hazırlanan ülkelerden bir diğeri ise Hollanda;

573386

Avrupa’nın çiçekçisi. Su üzerine şehirler kuran, dünyada baraj ve su tasfiyesi üzerinde en iyi mühendislerine sahip ülkesi. Tahta ayakkabılar vs vs…

Konum: Belçika ve Almanya ile komşu, Kuzey Denizi’ne sahili olan bir ülke… Sömürgeleri felan da var.

Nüfus: 17 milyon. ( İstanbul’dan az )

Yüzölçümü: 41.528 km( Bu da Konya’dan az büyük )

GSYH: 660 milyar dolar.

Kişi başına yıllık gelir: 40.000 USD civarında.

Okur yazarlık oranı: %99

Milletvekili maaşı ise 5600 dolar civarında. ( bizim millet vekilleri bu paraya ağlıyorlar geçinemiyoruz diye )

Hollanda pasaportu ise dünya sıralamasında 4. sırada o da 143 ülkenin kapılarını vatandaşlarına açıyor.

landschap-holland-tulpen

Vatandaşlarına aylık 1000 USD vermeye hazırlanan Hollanda’da bu devinim önce bir şehrinde başladı ve ülke geneline yayılarak genel gündem konusu oldu.

Hollanda vatandaşı olmak isterseniz ise şurada güzelce anlatılmış.

Bitti mi? Bitmedi :)

Son olarak vatandaşlarına para saçmaya hazırlanan ülkeler arasında Kanada var;

London-clock-landscape-nature-canada-corner

Aslında uygulama Ontario eyaletinde konuşulmaya başlanmış. Bloğumda belirttiğim dünyadaki diğer örnekleri de göz önünde bulundurarak “basic income” yani “temel gelir” adı altındaki bu uygulamayı denemeyi karar alma aşamasındalar. Kanada’daki bu uygulama da diğerleri gibi 800 ile 1000 dolar arasında olacak ve kayıtsız şartsız herkese sunulacakmış.

Canada-City-Wallpaper-9

Kuzey Amerika’nın en kuzeyindeki topraklar üzerine kurulu Kanada’nın yüz ölçümü 9,984,675 km² olmasına karşın nüfusu 36 milyon civarında.
Dünya’nın en geniş topraklarına sahip ülkelerinden biri olmasına rağmen Kanadalılar’ın %80’in güneyindeki Amerika Birleşik Devletleri’ne yakın sınır kentlerinde yaşamaktadırlar.

Dünya’nın korunmayan en büyük sınırı ise yine bu iki devlet arasındadır.

6320063728_41cd59ee15_b

Kanada pasaportu dünyanın en değerli 5. pasaportudur ve 142 ülkenin kapılarını vatandaşlarına açmaktadır.

Yıllık 1.5 trilyon dolar civarında GSMH’ya sahip olan Kanada’da kişi başına yıllık gelir ortalama 40 bin dolar civarında.

Kanada’da minimum kazanç saatlik 10 dolar.

Dünya sıralamasında 12 adet üniversite bulunan Kanada’nın en iyi üniversitesi bu listeye 20. sıradan girmiş.

Peki bu Kanada’ya nasıl gidilir, nasıl vatandaşı olurum? diye sorarsanız eğer, Kanada tıpkı Yeni Zelanda gibi yıllık göç alan bir ülke, o yılın ihtiyacına ve kalifiyeliğinize göre göçmen başvurusu yapabiliyorsunuz. Tabii iyi derecede İngilizce ya da Fransızca bilmeniz ve kalifiye olduğunuz iş koluna ait uluslar arası geçerliliği olan diploma / sertifika gibi belgeleriniz ya da kanıtlayabilecek şekilde yeterli tecrübeye sahip olmanız gerekmektedir. Hepsini şuradan öğrenebilir ve başvurunuzu yapabilirsiniz.

Yok ben bedava paranın peşindeyim, vatandaş olup cayır cayır o parayı yiyecem diyorsanız, şöyle söyleyeyim; Yaklaşık 800 bin dolar nakit paranızın olmasına ve 400 bin dolarlık yatırım yapmanıza bakıyor.

İşte böyle sayın seyirciler. Araştırmalarını yapıp, derleyip toparlaması neredeyse iki günümü alan ve biraz uzunca kaçan yazımı bitirmiş bulunmaktayım. Yararlı olabileceğini ve belki bir çıkış kapısı sunabileceğini düşündüğüm bilgileri güncel verilerle bir araya toplamaya çalıştım.

Elbette para mutluluğu doğrudan satın alamaz ama dolaylı yönden çat diye alır diye düşünüyorum.

Neredeyse aldığımız nefesten bile vergi alınacak olan ülkemizde, huzur ve güvenlik biz sıradan insanlar için en büyük lükslerden biri. Para ise artık gittikçe borç kavramıyla eş değer haline geldi bu günlerde. Bu saydığım ülkelerin şanslı vatandaşlarından olamayan bizler için, normal kavramı dünyanın geri kalanından çok farklı ve kaotik boyutlarda.

Refah seviyesi yüksek ülkeler, vatandaşlarına sağlamaya çalıştıkları huzur ortamının yanı sıra, bir de üste para vermeye hazırlanıyorlar. Her vatandaşına aylık para vermeye, onları karşılıksız maaşa bağlamaya çalışıyorlar. Sırf vatandaş oldukları için. Devletleri onlara teşekkür ediyor.

Huzur ve mutluluk insanın içinde oluşan kavramlar. Bir insanın iç dünyası en son nokta huzur konusunda. Başlangıç yeri ise çevre ve nasıl yaşadığın ile ilgilidir bence.
Huzuru yaratabilmek için mutlu bir ortama ihtiyaç vardır. Para da bu mutlu ortamı yaratacak araçlardan biridir.

O yüzden büyük düşünür Umut Sarıkaya‘nın da karikatüründe belirttiği gibi;
“onu bunu bırak da sen mayıştan haber ver” :D “herşey sende anlamsızlaşıyor ey mayış!”

51402884

Medium: https://medium.com/@emrahserdaroglu/vatandaşlarına-para-dağıtacak-ülkeler-77027cbfdc02

 

Kardaşev Kademeleri ve Filtreler

Sovyet astronom Nikolay Kardaşev; Yaşam barındıran gezegenlerdeki olası zeki yaşam biçimlerinden, Galaktik boyutalarda genişlemiş  medeniyetlerin seviyelerini sınıflandırmak adına, 3 kademeli bir derecelendirme sistemi önermiştir.

Medeniyetlerin enerji gereksinimi ve kullanımından yola çıkarak hazırlanan bu derecelendirme sistemini özetlersek:

Tip 1 uygarlık: Kendi gezegeninin kaynaklarını en verimli şekilde kullanan ve onlara tam anlamıyla hakim bir uygarlık.

Tip 2 uygarlık: Kendi güneşini ve güneş sisteminin kaynaklarını enerji kaynağı olarak kullanabilir, gezegenler arası yolculuklar yapabilir. Kendi güneş sistemi üzerinde tam hakim bir uygarlıktır. Bu uygarlığın izlerini uzayda Dyson küresi arayarak da sürebiliriz.

Tip 3 uygarlık: Tüm galaksiye hakim, onu yöneten, enerji kaynağı olarak kullanabilen ve galaksiler arası yolculuk yapabilen bir uygarlıktır.

MainGalaxy

Miçio Kaku’ya göre bu kademelerden 1. Kademeye ulaşmamız insanlık olarak 100-200 yıl alacaktır. 2. Kademe için bir kaç bin yıl ve 3. Kademe için ise 100.000 ile milyon(larca) yıl arasında bir zaman dilimi gerekecektir.

Dünyamız, Carl Sagan’ın 1973’de ki hesaplamalarına göre on bin küsür Tera Watt saatlik harcama ile Kardaşev kademelerinde 0,7 seviyesinde bir yerlerde.

Bugün belki 0,8 seviyesine ulaşmış olabiliriz diye düşünüyorum. 2012’deki ortalama enerji kullanımımız, yaklaşık 18.000 Tera Watt Saat seviyesinde.

İşte burada ayrıldığım nokta var,o da dünyayı tek bir medeniyet olarak göremeyişimden kaynaklanıyor.

Medeniyet tarifi elbette göreceli bir kavram. Enerji kullanımı ve hatta sömürülmesi yalın bir medeniyet sembolü olarak görülebilir mi orası tartışılır.

Ancak diyelim ki enerji kullanımının yoğunluğu, medeniyet seviyesini belirleyen en önemli etken olsun. O zaman işte yine dünyayı tek bir medeniyet olarak görememe kısmına geliyoruz.

Burada yazının ütopik/distopik kısmı başlıyor:

Bugünlerde en çok enerji üreten ve tüketen özellikle 3 büyük ülke, bu kademelerde üst sıralarda yer alarak dünyanın diğer ülkelerinden ve topluluklarından ayrılıyor.

Elbette Amerika, Çin ve Rusya’dan bahsediyorum.

Avrupa topluluğu ve Hindistan hemen arkadan gelen iki büyük güç. Ancak buradaki fikir yürütmemde, bence Kardaşev kademelerinde geride kalan ülkelerin arasıda kalarak ortalamayı yükseltmekten başka bir görevleri yok şimdilik. Devam edelim.

Bence Amerika, Çin ve Rusya Kardaşev kademelerinde 0,8-0,9 seviyelerindeler. Bunu sadece dünyanın geri kalanından daha fazla enerji üretip tükettikleri için değil, aynı zamanda teknolojik olarak ve bu teknolojileri kullanış biçimleri açısından da dünyanın geri kalanından farklılar.

Kardaşev kademelerinin arsındaki geçiş çok keskin değil, aksine belli belirsizdir. 0,8 ile 1,1. seviye arasında aslında çok büyük farklar yok. Şöyle açıklamak gerek:

Amerika’da çok büyük bir açlık ve enerji sıkıntısı yok. Rusya ve Çinde ise açlık ve enerji sıkıntısı arada kendini hissettirebiliyor. Buna karşılık Avrupa’da enerji ve açlık sıkıntısı yaşanmazken Hindistanda açlık ve enerji büyük sorun. Ancak daha önce belirttiğim gibi bu iki medeniyet benim belirlemeye çalıştığım dünya içi kardeşev kademelendirmesinde gerilerde.

Tip 1. uygarlık tanımına baktığımızda, özellikle Amerika’nın bu tanıma daha da yaklaştığını görebiliyoruz. 1969’da Ay’a çıkılmasından itibaren başka gezegenleri kolonileştirmeyi düşünür olduk. Henüz başlamasa bile bunun için verilen tarih 2020-2030.

Amerika, 1970’lerin başından itibaren Ay görevlerini askıya almış ve Mars’a yönelmiştir.

Ayrıca Voyager ve Pioneer sondaları ile güneş sistemimizin sınırlarını aşmış bulunmaktalar.

Daha eskilere gidersek Wright kardeşlerin, Amerika’da başardığı dünyanın ilk motorlu uçuşunu gerçekleştirmesi havacılık sektörünü doğurdu.

Tomas Edison’un ticarileştirmeyi başardığı ampul sayesinde dünya enerji kullanımı arttı, şekillendi ve çeşitlendi.

Nikola Tesla’nın sayesinde modern elektroniğin temelleri atıldı. Özellikle elektriğin AC akım ile kullanılmaya başlanması dünya genelinde elektrik enerjisinin verimli bir şekilde iletilmesini ve de kullanımının yaygınlaşmasını sağladı.

40’lı yıllarda geliştirilen transistör ile bilgi işlem çağı doğmuş oldu. Yine 40’larda atom çağına girdik. Daha doğrusu Amerika bu çağa herkesten önce girdi. Bu gelişmeleri herkesten, tüm topluluklardan önce yaşadı.

Bir şekilde dünyanın tüm bilgilerini cazibesiyle kendine çeken Amerika adeta bir filtre gibi.

Günümüzde ise sivil uzay yolculuklarının çeşitli şirketlerce ticarete döküldüğü yer.

Ayrıca göktaşlarında maden aramanın kanunlaştığı, ilgili şirketlerin de kurulduğu ilk ülke.

insanlık olarak, zaten gezegenimizin kaynaklarını kullanıyoruz. Amerika en çok petrol üreten ve tüketen ülke ( evet ortadoğudan bile daha fazla petrol üretiyor)

Amerika güneş enerjisi kullanımında ve de verimliliğini arttırma yolunda dünya liderliğine koşarken, rüzgar enerjisi üretiminde ise dünya lideri.

Amerika Dünyamızın, çekirdek ısısı, depremreleri ve yıldırımlarını da kontrol etmeye onları kullanmaya başladığında muhtemelen Kardaşev kademelerinde 1. dereceye erişmiş olacaktır. Tabii ki bu sırada Muhtemelen Mars’ı ve Ay’ı da kolonileştirmiş olması da muhtemel olacaktır.

Titan, Ganimede, Europa uydularında ve Venüste’de birer kalıcı araştırma merkezi kurabilmeleri olası.

Jüpiter, Satürn ve Netptün’ün enerjisini kullanmaya da çabalayacaktır. Elbette irili ufaklı bir çok şirket ise asteroid kuşağındaki bir çok madeni işlemeye ve bence geçişi binlerce yıl sürmeyecek 2. kademeye yol açacaklardır.

Rusya ve Çin’de Ay’a araç göndermeyi başarmış iki ülke. Ürettikleri enerjiler ise yine diğer dünya ülkelerinden uzak ara önde. Rusya başarılı uzay istasyonları kurmuş. Amerika Ay’a insan göndermeden bile önce Mars’a kadar ulaşabilecek roketler geliştirmiştir. Tabii Çin ve Rusya tüm bu gelişmiş iş gücü ve beyin gücünün önemli bir kısmını Amerikaya kaptırmaktadır.

Ancak Amerika masum bir ülke değil. İnsanlık aslında komple masum değil. Elektriği kullanmaya başladığımızda onun demosunu, iyi / kötü reklamını bir elektrikli sandalye icad ederek yaptık. Üretilen ilk süper bilgisayarlar, meteoroloji için değil, savaş taktikleri üretmek / çözmek içindi. Atomu parçaladığımızda bunu önce enerji üretmek için değil, şehirleri haritadan silmek için kullandık. Tabii bunlar da Amerikan çıkışlı şeyler.

Peki, Kardaşev kademelerinde tip 1 uygarlığa erişecek Amerika bunu da silah olarak kullanır mı?

Bence kullanır. Hem de bunu o melek taklidini çok iyi yaparak kullanır.

Asteroidlerin ticari madenler olarak kullanılmasından bahsetmiştim. Bu en basit deyimiyle aslında çok güzel silah olabilecek bir yapı.

Kafanı bozan bir ülkeye artık, öyle nükleer bomba yağdıramazsın. Topyekün savaşlar da çok pahalı. Hem dünya ekonomisini bozuyor, hem de savaş açan ülkenin repütasyonu kötü gözüküyor. İç savaş çıkarsan da bir yere kadar. Bilgi çağı sayesinde, insanlık daha kolay organize olup bazı hesapların ipliğini çok daha kolay pazara çıkarabiliyorlar. Peki bunun daha kârlı bir yöntemi olamaz mı?

Hem de en temel süikast tekniği ile. Kaza süsü vererek.

Asteroid madenciliğinde, çıkartılan madenlerin dünyaya ulaştırılması aşılması gereken bir sorun. Çıkartılan maden asteroidin çevresindeki bri uzay üssünde mi işlenecek ve yarı mamül hale gelecek, yoksa kullanılacağı ürün tamamen uzayda mı yapılacak halen belli değil. Ayda üretilen cep telefonları felan düşünün. Tüm malzeme, Ay’dan ve diğer asteroidlerden sağlanmış felan.

Tabii bunun için en olası senaryo, işlenecek madenin Dünya’ya yakın bir yörüngeye çekilmesi / sürüklenmesinin gerekliliği ya da buna benzer bir önerme.

s78_27139

Hah işte bu senaryo dünyadaki madenlerin artık rahat bırakılacağı anlamına da geliyor, geriye kalan boş kovanın ( yani madenleri sömürülmüş asteroidin) geriye nasıl kullanılabileceği sorusunu da doğuruyor.

Süper bilgisayarlarla yapılan ince  hesaplamalar ile çeşitli parçalara bölünmüş bu asteroid madeni artığı, düşme açısı ve çarpma şiddetinin en hassas bir şekilde ayarlanacağı yörüngeye oturtulur. Sonra istenilen ülkenin, istenilen şehrine düşürülür. Tonlarca kayayı, havada kim vurabilir ya da durdurabilir? Üstelik ince hesaplanmış, parça büyüklükleri ve düşme açılarıyla, sadece istenilen alan kadar da yıkım sağlanabilir.

Uzay savaşları mı çıkar. Göktaşı savaşları mı çıkar orası bilinmez.

İşte filtreleme kısmı buradan geliyor. Aslında bu asenkron gelişen ülkelerin gelişememiş ülkelere atacağı resetin matematiksel kaçınılmazlığı.

Kendimizi belki nükleer bir savaş ile yok etmedik ama önümüzde daha çok filtreler var.

İşte belki de bizi tespit etmiş olması muhtemel 1. seviye ya da üzeri uzaylı medeniyetlerin, henüz bizimle iletişime geçmemiş olması da bu yüzden. yani aslında galaktik tımarhane gibi burası. delilerin kimi ağır silahlı. bulaşmadan uzaktan izlemek en iyisi ;) bırak birbirlerini yesinler. en son hayatta kalan ile “belki” iletişime geçilebilinir. bu da o son kişinin mizacına bağlı.

Belki de onlar bizi tespit etmeden biz onları tespit etmişizdir?

Dyson küresi mi o?

dyson-sphere-artist-2

Geçtiğimiz yıl astronomlar KIC 8462852 kodlu bir yıldızın çevresindeki bir anormalliği keşfettiler. Bu yıldızdan hem acayip radyo sinyalleri geliyor hem de mesafesinde olması gerekliği parlaklıktan daha az şiddette bir yıldız idi. Genç bir yıldız olan KIC 8462852 ayrıca bir pulsar değildi. yani doğası gereği radyo dalgaları yaymıyor ve ölmüyordu. Peki bu sinyaller nereden geliyor ve yıldızın ışığını gölgeleyen, dalgalanmasına neden olan nedenler neydi?

Elbette bilim insanları bunun o yıldızın etrafındaki yoğun bir kuyruklu yıldız kümesi olduğunu düşündüler. bu bir teori. ancak bu radyo sinyallerini açıklamıyordu. bir diğer teori de tip 2 bir uygarlığın kendi yıldızlarının çevresine, o yıldızın enerjisini sömürecek bir dyson küresi inşaa ettikleri idi. bu hem ışığın perdelenmesini hem de radyo sinyallerini açıklayabiliyor. tabii bu şiddetle rededilen bir teori olsa bile, kuyruklu yıldız yoğunluğu teorisiyle aynı oranda olası.

üstelik radyo sinyali, biz bu anormalliği tespit ettiğimizden bir süre sonra yok oldu. sanki “eyvah gördüler” dermiş ve tüm radyo sinyallerini daha ihtiyatlı kullanır hale gelmişler gibiydi :) tabii bu işin esprisi.

Son olarak bu kademeler her aşamasında büyük filtrelerle dolu. muhtemelen bu filtrelerin nicesini aşan ve bize müdahale etmeden uzaktan, bizim de onların geçtiği yoldan geçişimizi izleyen medeniyet vardır. bu da bir iletişim ve anlaşma şekli bence. hangi aşamada ne haldeyiz. bunu sergiliyoruz. belki de bir gün aşamaların birinde gerçekten iletişim kurmaya değer bir medeniyete evrileceğiz. belki biz birilerini görüp merhaba diyecek ve karşılığında; da uzun süredir bu merhabanızı bekliyorduk. hoş geldiniz diye cevap alacağız.

Kim bilir belki de hiç bir zaman o günleri göremeyip evrenin matematiksel olarak sonlu olsa bile, mantık olarak sonsuz sayılabilecek dehlizlerinin birinde, duyulmaya, görülmeye tenezzül bile edilinmeden yok olup gideceğiz.

serii yaşadığımız gelecek elimizde. seçmek bize kalmış.

O yüzden bir an önce temiz enerji kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaya yönelmeli. toplumsal bilinç yaratılmaya çalışmalı. evrensel ahlak yapısı oluşturulmaya çabalanmalı. yolu açılmalı. enerji bir ticari ürün olarak değil. tüm insanlığın gelişimi için kullanılan bir araç olmalı. işte o zaman belki bu bakış açısı ile evrenimizi daha farklı görür ve görülürüz.

https://en.wikipedia.org/wiki/Kardashev_scale
https://en.wikipedia.org/wiki/KIC_8462852
https://en.wikipedia.org/wiki/Dyson_sphere
https://en.wikipedia.org/wiki/Asteroid_mining