Yok Olmaya Hazır Olun!

Evet hepimiz bir gün öleceğiz. Bahsettiğim yok oluş, “senin gibi”lerin yok oluşu. Varlığının, temsil ettiğin, yapabildiğin ya da yapamadığın her şeyin yok oluşu. Off ne korkunç değil mi?

Soyumuzun sopumuzun alayımızın kuruyup gitmesinden bahsediyorum.

Koskoca evren, enerjisini saçıp savurarak “verim” almaya çalışan bir makine. Bazı açılardan oldukça verimli ama genel anlamda baktığında verimsiz. Yine de o kadar çok enerjiye sahip ki, seni beni yaratmış.

Bildiğimiz anlamdaki en karmaşık en gelişmiş makineyi, insan beynini. Yani anlamlandırma makinesini. Öğrenen makineyi.

Evrimsel biyolojide uyum sağlayamayan, gelişemeyen istisnasız eleniyor. Bu bir desen gibi. Her canlıyı hatta her maddeyi kapsıyor.

İlk “insanlar”dan günümüze adapte olamayanların tarihte izi bile yok. yontma taş devrinde, o taşı yontamayanı bir düşünün. Ona bakacak kimsesi yok ise, soyu yürümedi. Yani sosyal becerilerin – bağların ilerlemediği yıllarda taş yontamayanlar yok oldu. Taşı yontup, hayvanı en iyi avlayanlar baskın geldi. O hayvanın derisini giysi yapabilenler, soğuktan kırılmadı, soğuktan kırılmayanlar yayıldı. Yayıldıkça üredi, geniş kaynaklara erişti ve günümüze geldik. Bunların hepsi, birşey yapabilenler ve adapte olabilenler sayesinde oldu. Biz adapte olabilenlerin soyundanız.

Tarım, endüstri, medikal, yazılım devrimleri derken evrimsel biyolojiye oldukça müdahil olduk. Artık en hızlı koşanımız, ya da en iyi balta sallayanımız, at binenimiz değil de, en çok “bir şekilde” parası/gücü olan daha fazla üreme şansı yakaladı.
Toplumların ahlak ve türlü sosyal anlayışlarıdaki göreceliklerle birlikte; en zekii ya da en çakal olan yani kısacası bulunduğu ortama ve hitap ettiği kitleye, kişiye göre en donanımlı olanlar çoğalma şansına erişti.
Böylelikle atletik olmayan ama kendince / içinde bulunduğu mikro toplumca zekii insanlar da hayatta kalma şansı yakaladı.

Ancak durum hep böyle olmadı.
8 milyarı geçen insan nüfusunda ilk defa artık şehirlerde yaşayan; yani bakkala markete bağımlı, yakacağını yiyeceğini doğadan doğrudan değil de alış veriş merkezlerinden karşılayan insanların oranı %60 a ulaştı. Bu da ne zekii, ne de çevik hiç bir meziyeti olmayan yada yavan meziyetlere sahip insanların da varolmasına neden oldu.
Bu kişilerin oranı teknolojinin getirdiği kolaylıklarla artıyor. Hafızası çok kısa süreli, öğrenme ve uyum becerileri tam gelişmemiş yetişkinler çoğalıyor.

Peki kısıtlı kaynaklar ile daha hızla çoğalan insanların sonu nasıl olacak?
Mesela nüfusumuz 12 milyarı geçince? Kaynak kıtlıkları ve bu kıtlıklardan doğan savaşların benimsenmiş olacağı kesin.
Tabii bu kıtlığa teknolojik çözümler de getireceğiz.
Yapay et, sebze ve denizlerden arıtılmış tatlı su ile işleri bir süreliğine tatlıya bağlayacağız.
Evrensel gelir paylaşımı da benimsenirse insanlık biraz rahat eder hale gelecektir. Tabii bu süreç içinde bir kaç düşük yoğunluklu dünya savaşı, biyolojik, nükleer, kimyasal tehdit atlatmış olacağız. ideolojik ve dini karmaşalar da baya yıkıcı sonuçlar doğuracaktır ama insanlar en nihayetinde bunları aşacaktır. Nüfus düşmeyecektir. Demografisi değişecektir. Bu da bahsedeceğim türde zekii olanın değil, bir kitleye en çok hitap eden türün bir şekilde varolacağını ama insanlığa genel olarak çok katkısı olmayacak olanların varlığını sürdürmesi şeklinde ilerleyecektir.

Öyleyse nüfus gerçekten ne zaman düşecektir?
İnsanlar gerçekten üretememeye ve gerçekten atıl kalmaya başlayınca.

Aşağıda paylaşacağım TED videosu, insanların yapay zekalara tümleşik bir varlık olmaları gerektiğini ve bu uyumun mutlaka olabildiğince hızlı ve kuvvetli olması gerektiğini anlatıyor. Çünkü yüksek mühendislik gerektiren işleri yapacak kadar parlak zekadaki insanlar bile aç kalma tehlikesi içinde ki, kafası hiç çalışmayan çoğunluğun yok olması zaten işten bile değil. Doğanın yarattığı desenleme ve eleme sistemi burada da iş başında.

Anlamlandırma makinesi olan bizler, kendimizden daha ileri bir anlamlandırma makinesi yarattığımızda, artık doğanın o makineyi yaratmak için kullanmış olacağı birer atıl alet edevattan başkası olmamış olacağız.
Tekrarlıyorum Atıl alet edevat durumuna düşeceğiz.
Varlığımızı sürdürebilmemiz gerekiyorsa, en azından birer parazit ya da bakteri gibi simbiyotik bir varlığa dönüşmeliyiz bu yeni zeka ya yönelik.
Evrenin saçıp savarak sonuca ulaşmaya çabaladığı birer aletiz en nihayetinde.

Bu hemen yarın bir anda olmayacak, her zaman olduğu gibi uzun bir sürede gerçekleşecek ama bu sefer ivme artıyor. Binlerce yıl sürmeyecek ama yüzlerce yıla da kalmayacak. “Eeh ben öldükten sonra koyayım sonradan gelene” diyenler zaten var şimdiden yok olmuş sayılabilecek bilinçlerdir.

Uyum her zaman anahtar sözcüktür. 

Yaratılan bu yeni makineyi ihtiyacımıza göre şekillendirmeli, ya da eğer o makinenin kendi iradesi oluşursa, biz onun için gerekli şekle girebilmeliyiz ki varlığımız sürebilsin.

Ayrıca bu belgeseli mutlaka izleyin:
https://www.imdb.com/title/tt6700846/

Bonus:
https://sosyalmekan.wordpress.com/2018/05/14/boston-duplex/

Reklamlar

Amerika’yı Boykot Etmek için Gerekenler Listesi.

Efendim öncelikle en baştan belirtmeliyim ki, bu aslında oldukça abes bir yazı. Çünkü bir kere “kime hitap edecek?” diye soru yaratıyor başlı başına.

Bu yazının hitap etmesini umduğum kitle, zaten “okur-yazar” tayfasından değil. Yani belki okuyup yazabiliyor ama bahsettiğim okur-yazarlık o değil. Anladınız siz.

Yine de kafalarında bağ kurma yetisi henüz gelişmekte olan gençler belki bu yazıya rastlar da, içinde bulunduğumuz günlerin absürtlüğünü bu sarkastik yazı ile kavramaya çalışırlar.  Benim de bir faydam olmuş olur diye hayal kuruyorum.

Lan Amariga agıllı ol lön!

Amerika’yı protesto etmek isteyen sevgili yurttaşlar. Sadece Coca Cola döküp iPhone parçalamak ile kalmayıp, daha fazla hangi Amerikan temelli ürün var hayatımızda öğrenelim ve ona göre yaşayalım. Daha sıkı protesto edelim değil mi?

Baştan uyarayım, sonra “hocu sön nopptön yööö” diye koca götlü ergen gibi böhürmek yok.

Madem bu yola baş koydun, reis seninle gurur duysun istiyorsun. Öyle sadece Cola dökmek, fotokopicide bastırdığın bir dolarlara burnunu silmekle olmaz.
Bu arada o fotokopi makinası Amerikan icadı.
( Tam bu noktada Mehter Marşı Remix versiyonunu dinleyerek “Apaçi” dansı yapmak isteyebilirsin, çünkü gün senin günün)

Dinlediğin “RAP” müzik Amerikan kültürünün bir parçası iken seni tanımlamak için kullandığım “Apaçi” terimi de aslında Amerika’da yaşayan (koloni öncesi zamanlarından kalma) bir kültürün ismi. Ama senin Apaçiliğin o asil millet ile alakalı değil. Onları Protesto etmene gerek yok.

Protesto etmeye başlayacağın ilk Amerikan ürünüyle başlayıp devam edelim:

Elektrik

Evet güzel kardeşim, Amerika’yı protesto etmek için elektrik enerjisini kullanmayı bırakmakla başlayabilirsin öncelikle. ( Nası yaaaa?!)

O yaktığın telefonu şarj etmek için kullandığın elektriğin barajlardaki üretiminden, evine ulaşana kadarki tüm teknoloji Amerikan temelli. Evinde AC gerilimi kullanmamaya başlayabilirsin. Yani prize bir şey takmayacaksın hacı.

Elektrik kavramı Amerikan icadı değil ama Elektrik şebekesi, o çok sevdiğin Ampul, prizler falan Amerikan icadı. Yani elektriği teoriden pratiğe dökenler Amerikalılar.

Yani Ampul de kullanmayacaksın. Edison ismini duymuşsundur. Hah onun icat ettiği hiç bir şeyi kullanmayacaksın bir kere.

Tuvalete gittiğinde deliği karanlıkta tutturmaya çalışırken huzurla sıçabilirsin böylelikle.

Zaten iPhone’unu yaktığın için telefonu şarj etmek gibi bir derdin de olmaz.

e Elektrik gitti buradan sonra bir şey yazmasak da olur.

Kısa tutucam zaten ama devam edelim.

Bu sıcaklarda bir şekilde kullandığın Klima. Yemeklerin bozulmasın diye koyduğun Buzdolabı.  Hep Amerikan icadı, bunları kullanmayacaksın güzel kardeşim. Yakacaksın bunları.

Kişisel bilgisayarlar ve cep telefonları ve de akıllı telefonlar. İnternet. GSM şebekesi vs.
Bunları da kullanmayacaksın. Bunlar hep Amerikan çıkışlı şeyler.

Twitter, Facebook, WhatsApp, Instagram başta olmak üzere bir çok uygulamayı, Windows, iOS, Android gibi işletim sistemlerini kullanmayacaksın. Bunlar da yüzde yüz Amerikan.

Çok sevdiğin Blizzard oyunları da Amerikan. Nvidia, AMD, Intel de Amerikan. Onları da mahallenin ortasında cayır cayır yakmalısın sevgili protest kardeşim.

Zivik kafası gibi kafanı cep telefonuyla arkadaşına çektirdiğin dijital fotoğrafından kroplayıp (kesip) kaslı erkek vücuduna “fotoşopladığın” Photoshop programı da Amerikan malı.

Adriana Lima’nın götü diye arattırdığın Google.  O Google’ı kullandığın Chrome / Firefox / iE / Safari internet tarayıcısı Amerikan. ( Muhaha ben Yandex kullanıyom ki dediğin Yandex’e bile internetten ulaşıyorsun o da Amerikan onu tekrar hatırlatayım)

Çok sevdiğin PornTube ve kanalıma hoş geldiniz diyerek apaçi dansı yaptığınız YouTube da Amerikan.

Ananın sana kızarttığı patates de Amerika kıtasına ait bir besin. Hani bol bol yiyordun ya. Artık yiyemiyorsun gerçi pahalandı çünkü (dıj güjler evet)

O patatesi kızarttığı çizik içindeki kanserojen hale gelmiş teflon tava da Amerikan temelli.  Onu da kullanmayacaksın.

O patatesin üzerin dökmeyi çok sevdiğin ketçap da Amerikan temelli sevgili asi kardeşim. Hamburgeri falan zaten biliyorsundur. Cola dökmeyi biliyorsun ya hani.

Şimdiye kadar ne var bir özetleyelim:

Elektrik kullanamıyor. Cep telefonu kullanamıyor. Bilgisayar kullanamıyor. İnternete bağlanamıyorsun Amerika’yı protesto etmek için. O çok sevdiğin patates kızartmasını da yiyemiyorsun.

Hmm devam edelim.

Uçağa da binmemen gerekiyor canım kardeşim. Serii üretim bandından çıkmış hiç bir otomobile de binmemen gerekiyor. Artık tabanvay mı gidersin, deveye mi binersin orası sana kalmış.

Telefon da etmemen gerekiyor. Bildiğin sabit hatlardan bahsediyorum. Alo diyememen gerek. Graham Bell ismini iyice hatırlaman gerek. Kendisi Amerikalı’dır.

Bak ne kolaylıklar sağladım sana, çevrendeki erişebileceğin bir çok nesne ile Amerika’yı daha da süper bir şekilde protesto etmeni sağladım.

Bu yazıyı okuduğun tüm araç gereç, hepsi Amerikan temelli benim güzel kardeşim. Hemen kapat ve bir daha bakma.
Bu bilgileri de hemen unut, çünkü Amerikan temelli araçlarla öğrendin.

Bence en iyisi git bir mağarada yaşa. Isınmak için ateş yak. Avcı toplayıcı çağlara geri dön. Mis gibi.

Bu arada son olarak götündeki %90 polyester donun hammaddesi polyester iplik de Amerikan temelli. O yüzden pamuk yetiştiriciliğine ve yün hayvanı üretimine geçebilirsin, ama dikkat et bu mamulleri işleyecek makineler de Amerikan malı olmasın.

Kısa kesmekte fayda var. 

Bugüne dek Amerika’nın 1790’dan beri onaylanmış tam 6.5 milyon patenti varmış sevgili protestocu milliyetçi kardeşim. Bunun yarısı senin hayatına girmiş olsa bile,
sana  girecek 3 milyon ürünü daha var en kaba hesap ile. Onları da bol bol protesto edersin.

“Türkiye’ye gelse de ucuz telefon alsak looo” diye dört gözle beklediğin Amazon‘da Amerikan. Telefonunu yaktığın Apple‘ın piyasa değeri 1 Trilyon dolar.
Sen o telefonu aldıktan sonra Apple onunla ne yaptığınla ilgilenmez canım kardeşim. Yakıyor musun, üzerin sıçıyor musun, yoksa göt cebine mi sokuyorsun zerre umrunda olmaz.

Bu protesto ettiğin dolar için de geçerli. Sen parasını verip aldığın o doları ne yaptığın ile Amerika çok ilgilenmez.

Bu protestoların bitti ise güzel ve asi kardeşim hemen sana daha iyi ve basit bir protesto yöntemi söyleyeyim. O da çok basit ve en etkin olanı aslında:

Üreterek başka ülkeleri geçebilirsin.

Bilgi, bilim, marka, tasarım, değer üreterek Amerika’yı da geçersin herkesi geçersin.
Araç gereç yakarak değil. Olay bu kadar basit.

Kaynaklar:
https://www.uspto.gov/about-us/news-updates/uspto-web-database-now-includes-all-patents-dating-1790

https://power2switch.com/blog/how-electricity-grew-up-a-brief-history-of-the-electrical-grid/

https://www.energy.gov/articles/history-light-bulb

http://www.edisonmuckers.org/thomas-edison-inventions/

https://classroom.synonym.com/list-alexander-graham-bells-inventions-7271074.html

https://www.energy.gov/articles/war-currents-ac-vs-dc-power

https://en.wikipedia.org/wiki/Polytetrafluoroethylene

https://en.wikipedia.org/wiki/DuPont

https://en.wikipedia.org/wiki/Adobe_Systems

https://en.wikipedia.org/wiki/Heinz

http://www.whatispolyester.com/history.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Photocopier

http://www.slate.com/articles/arts/culturebox/2011/07/a_history_of_air_conditioning.html?via=gdpr-consent

https://en.wikipedia.org/wiki/Refrigerator

https://en.wikipedia.org/wiki/Ford_Model_T

https://www.history.com/this-day-in-history/first-airplane-flies

http://lowendmac.com/2014/personal-computer-history-the-first-25-years/

https://www.uswitch.com/mobiles/guides/history-of-mobile-phones/

https://en.wikipedia.org/wiki/Martin_Cooper_(inventor)

https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_the_Internet

Han Solo’nun Hikayesi

Star Wars sevenler ve atıcılık derneğine üye olan bizlerin, belkide taa çocukluğumuzdan beridir beklediği filmlerden biri olan “Solo: A Star Wars Story”  fena değil seviyesinde izlenebilir bir yapım.

Screen Shot 2018-05-26 at 20.28.39.png

Film, Han Solo’nun; “liseyi bitirdim, yan kesiciliğe devam mı etsem, askere mi gitsem?” çıkmazıyla başlıyor. Kız da var amk, ne yapacağımı bilemiyorum derkenki süreçte ilerliyor. Yer Bağcılar civarı.

Bu süreç içinde aslında iki dakikada kahramanımız Han’ın, Han Solo’ya geçişini ve Solo soyadını alışını bir çırpıda anlatılıyor.

Yoğun olarak en başlarda hissedilen ama film boyunca da süren klasik Amerikan tarzına tahammül edebilirseniz ilerleyen dakikalarda kendini yer yer sıkmadan izlettirmeyi başarıyor.

Yani uzay Corvetine düz kontak yapıp, vuhuuu diye süren kovalamaca sahneleri falan. Bir 50’ler Rock Müziği eksik sahnede.

Ancak filmin geneline baktığımızda serüven kendine has bir akıcılıkta ilerliyor. Film bir şekilde kendini izletiyor.

Gerçi bu film 80’ler ya da 90’larda da çekilebilirmiş. Yani şimdi çekilmiş olmasının senaryoya çok büyük bir katkısı olmamış, efektler falan içindiyse yani ne bileyim uçan rezidansı o yıllarda da yapabilirlerdi bence :)

Ha bir de “ya Game of Thrones’daki kraliçeyi de araya serpiştirelim, oradan da iki izleyici kapsak kardır” görüşü bu filmde de hakim. Çok ucuz numaralar bunlar. Yakışmamış.

Bu arada Han Solo’yu oynayan eleman rolünün hakkını sonuna dek vermeye uğraşmış gerçekten ama ne Han ne de Lando karakteri uygun seçimler değildi bence. Hele ki Lando’yu, yardımcı plotu olan feminist ve devrimci robotu L3 ile flört eden bir “jerker” karakter gibi resmetmeleri bu ne lan dedirtmedi değil. Adam kumarbaz, çizsene şuna Maverick gibi bir karakter.

Han Solo’nun Chewbacca ile tanışma sahnesi bence iyi, hatta Chewy’li tüm sahneler filmin izlenebilirliğine büyük katkıda bulunmuş. Az ama öz. Han’ın Wookiee dilinde konuşması da hayal edildiği kadar absürt ve komik. Sanıyorum bu sahne ilk ve tek SW filmleri arasında.

Gel gelelim canım Millennium Falcon’un sahne alışına. Baba yap şu sahneyi de vurucu bir şekilde. Yok.

Tüm bunlara rağmen ve hatta gereksiz 3D olmasına rağmen yine de izlenebilir bir film olmuş. Hatta sonunda Han Solo ile Leia’yı ilk defa bir araya getirecek bir filme daha da yer kalmış denilebilir. 6.5/10.

DeadPool 2

Screen Shot 2018-05-20 at 19.52.11.png

İlkinden daha komik ya da daha kötü değil, sadece izlerken yediğiniz patlamış mısırın tadı kadar kalıcı bir eğlencelik olan Dead Pool, bence abartılmış bir seyirlik.

Medyada pompalandığı gibi çatlayana kadar güleceğiniz, gerileceğiniz ve popüler kültür öğelerine yaptığı irili ufaklı göndermelerle keyfe boğulacağınız bir yapım olmasına uğraşılmış. Ama değil.

Elbette göndermeler mesajlar ve “easter egg”ler le dolu. Mesela Vanisher karakteri Brad Pitt ve Fight Clubda’ki gibi yarım saniyeliğine gözüküyor. Referanslar kesinlikle kahkaha attıracak etkilere ulaşamıyor.

Film genel anlamıyla alt mesaj olarak, yalnızlaşan çocukların hırçınlığına toplumun katkısı ve nasıl önüne geçilebileceği ile ilgili bir görüş sergiliyor.

Giderek silahlanan Amerika ve bir türlü oturtamadıkları aile yapısı nedeniyle bileynerek büyüyen ruh hastası gençliğe dikkat çekilmek istenmiş. Bu tür çocukları ıslah evlerine, yurtlara ya da hapishanelere atarak daha da tehlikeli hale getirmektense, onlara insanca yaklaşıp gerekirse fedakarlıklar ile topluma kazandırılmalıdır falan filan. Çatırdayan toplum yapılarını vurdu kırdı filmleriyle toparlamaya çalışma çelişkisi de diğer yandan.

Filmin eğlence kısmında ise sıkıntı yok aslında, sıkmıyor ama dediğim gibi yarattıkları beklentiyi karşılamayı bırak yanına bile yaklaşamıyorlar.

Filmde DeadPool karakterinin yanı sıra, Cable ve Domino karakteri kesinlikle övgüyü hakediyorlar, ancak bu güçlü iki karakter esas kahramanın önüne geçemesin diye epey uğraşılmış.

Kısacası film bittikten sonra başlıyor. Kelimenin tam anlamıyla bittikten sonra. Yani filmin tümündeki eğlencedenin tamamından fazlası film bittikten sonra yayınlana iki ayrı sahnede bolca bulunmakta.

Malum ortamlara düşünce evden izlersiniz: 6/10.

Boston Duplex

Öncelikle şu bilim kurgu başyapıtının en ikonik sahnelerinden birini izleyelim ve hatırlayalım.

Terminator 2 filmine ait bu sahne, 1990-91 senesine ait. Büyük olasılıkla hemen herkes tarafından defalarca izlemiştir.

Şimdi ise günümüze, 2018 yılına gelelim. Bir bilim kurgu filminden fırlamış gibi duran ancak öyle olmayan bu sahnede, günümüzün yapay zekalarının geldiği düzeyi ve insanları taklit edebilme seviyelerini izleyelim.

Bu video; Google’ın geliştirdiği “duplex” isimli yapay zekalı asistanın, gerçek telefon aramaları yaparak, telefonun öbür ucundaki iş yeri sahipleriyle nasıl anlaşabildiğini gösteriyor. “Turing Testi” bir yana “Tekinsiz Vadi” diğer yana savruluyor…

Sıradaki videolar, bir zamanlar Google tarafından satın alınmış ve tekrar elden çıkartılmış Boston Dynamics’in, 26 yıldır geliştirdiği robotların marifetlerini gözler önüne seriyor…

Şimdi bu iki teknolojinin ne kadar kısa sürede birleşip, birlikte evrimleşmeye devam edeceklerini bir düşünün…

Ready Player One

RP1-JB-master.4b7db673.jpg

Yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı Ready Player One, popüler kültür öğelerinden ufak parçalar sunan bir görsel bulamaç.

Zayıf karakterler ve bir sel gibi akan üstünkörü göndermeler ile bu film ancak speed racer filmi kadar değerli bir yapım.

Kısaca Spielberg’in “tersine” bir matrix yorumu diyebiliriz.
Burada karakterler gerçek ve özgür dünya için değil de, ellerinde var olan tek “güzellik” olan sanal dünya için savaşıyorlar.

Favela kültürü hakim. yani fakirlikten zaten istesek de kurtulamayız, dünya bize eskisi gibi ( yani seyircinin bugünü ve dünü) gibi bir yaşamı artık ne olursa olsun sunamaz, o zaman hayal etme hakkımız için yaşayalım ve savaşalım. Durum bu. sanal bağımlılık için varolan bir kitle. Yani gerçeği geçtim, hayal edebilmek, ya da o hayal dünyasına bağlanabilmek için yaşayan kocaman bir toplum.

Çakma Neo, çakma çakma Trinity, ajan smith ne ararsan var ama doğrudan değil. Doğrudan olan başka ve sürüyle karakter var ama hiç biri bir nostalji yaratmıyor.
Film nostaljiden güç aldığını söylüyor ama geleceğe dönüş arabasını gördüğünde ya da akira’nin motorsikletini ve hatta robotek’i gördüğünde bile aa çok hoş olmuş yahu diyemiyorsun. Film bunu sunamıyor. ( yalan yok, bir tek aduket sahnesinde biraz eğlendim)

Konu desen zaten yok gibi bir şey işte iki paragrafta değinilip geçilecek bir yapıda. Spielberg bu tersine Matrix’i bir video oyunu sinematiği gibi çekmek istemiş ve içine popüler kültür öğelerini doldurmuş, bulamaç edip önümüze sunmuş.

Sanırım Spielberg’in işi artık bitmiş. Emekli olup Florida’da güneşlenip balık tutarken kalp krizinden ölme yaşı gelmiş, klasik Amerikan emeklisi gibi.

Tamam çok vahşice saldırdım, yani şu koca listedeki referansları “Spielberg Matrix yapmış bunu mu anladın?” denebilecek şekilde iki paragrafa sığdırdım ama bir düşünün, tüm bu emek, ince referanslar, kültür, sahneler, replikler, görseller falan hepsi ama hepsi bir anti-matrix versiyonunu gizlemek içindi. hepsi bu.

Üstelik filmin sonunda gencimiz, içinde doğup büyüdüğü gecekondu mahallesine dönmüyor ya da orayı kurtarmıyor, ekip arkadaşlarıyla ganimeti bölüşüp, zengin hayatına geçiyor. eğer fakir değilseniz gerçek hayat katlanılabilir bir yer oluyor mesajı veriliyor. yani ojinal matrix’de köle olmaktansa, gerçek ve özgür zion’da sefalet içinde yaşarım daha iyi diyen “sosyalist” mesaja karşılık, yemişim sizin sefil özgürlüğünüzü, zengin olmadıktan sonra gerçek dünyada debelenmenin manası yok demeye getiriyor bu film.

İşte bu mesajıyla aslında gerçek dünyanın bir özetini, geleceğin distopyasını şimdiden gözlerimizin önüne seriyor. bu nedenle aslında orjinal matrixden daha gerçekci bir mesaj veriyor. hem de bir bilgisayar oyunu sinematiği ile.

Bu arada filmin içindeki bazı sahneler küçük çocuklar için cidden travma yaratabilecek korkunçlukta olabilir. Özellikle Shining referansı cidden çocuklar için izlemesi ve anlaması zor bir sahne olacaktır. O yüzden filmin başındaki 7 yaşındakiler izleyebilir uyarısı aslında çok doğru değil. Filmin tamamı vurdu kırdı ve türlü subliminal mesajlar içerirken, bildiğin karşına bir korku filmi sahnesi çıkıyor. Bunu bilerek izleyin.

Ya da bence izlemeyin. 5/10 https://www.imdb.com/title/tt1677720/reference

 

Kişisel İnternet ve Tasarımcılık Devrimim Öncesi Ben

27788393_10155230462323244_1380159110622276028_o 
20 yıl olmuş.Giresun Endüstri Meslek Lisesi. Kimsenin değerini bilmediği muazzam bir kurumdur.
Ne günlerdi. Yıl 1998, Lise son, laboratuvar dersimiz. Yani özetle, mezun olmaya yaklaştığımız son aylarda yapabildiğimiz kadar çeşitlilikte elektronik devre yapmaya çalıştığımız, becerilerimizi son düzlükte zirveye çıkarmayı hedefleyen muhtemelen en zevkli dersti.

Detaylarına aşağıdaki satırlarda çeşitli anılarla değineceğim.

Bu fotoğrafı bana gönderip nostalji denizinde beni ıssız bırakan sevgili arkadaşım Aykut, sol üst köşedeki gözü kapalı çıkandır :) Giresun’un en bilindik elektronikçilerinin oğlu.
Belki kendileri bile farkında değil ama aslında tarihi bir işletmenin hanedanı. Bu Aykut’un dedesi ( burayı gözünüzde 20’lerin siyah beyaz sessiz fimleri gibi hayal edin) olayı uzun yıllar önce şemsiye tamir etmekle başlatmış. Şemsiye (yanlış hatırlamıyorsam daha sonraları dikiş makinesi falan) tamir ediyormuş, çünkü pratik el aleti olarak o yıllarda bir tek şemsiye varmış diye tahmin ediyorum, sonra radyo icad olunup ve yaygınlaşmaya başladığında, ben bunun da bakımını yapar, tamir ederim deyip elektronikçilik serüvenini başlatmış. Babası ve ardından kendi bu mesleği sürdürdüler…

Onun yanındaki Yunus Emre;
O okulda neden varolduğunu, çevresinde olup bitenin ne olduğunu, bir senenin kaç ay ve kaç mevsim olduğunu, haftanın günlerinin sırasını dahi bilmeden geçip giden, kendisinden sanıyorum hala kimsenin haber alamadığı bir arkadaşımız.  Kayıp gençlik terimi insan olsaydı o kişi Yunus Emre olurdu :)

Onun yanındaki aradan gözüken sarışın kişi Cahit. Huzur içinde yatsın, genç yaşta mide rahatsızlığında aramızdan ayrılmak durumunda kalan bir arkadaşımız. Biraz asabi ama şakacı bir gençti.

Onun yanındaki Caner. Uysal, güler yüzlü, sessiz bir arkadaşımızdı. Çok sohbetim olmadı ama gayet iyi niyetli bir kişidir.

Sol alt sıradan devam edersek, karşımıza Özkan çıkıyor, aslında sessiz ama konuştuğunda vıcır vıcır sesi çıkan :) hakkında da çok bilgim olmadığı bir genç.

Onun yanında Umut, bir kayıp gençlik daha, onun da babası bir elektronikçiydi ancak bu mesleği devam ettirmeyip işsiz güçsüzlüğü seçmişti. Ailevi problemleri o kadar yoğundu ki, okul ve arkadaşlık ilişkilerine oldukça yansıyordu. Ziyan olmuş bir potansiyel.

Onun yanında Muharrem Zümre. Bizden ilk sorumlu birincil meslek öğretmenimiz. Efsanevi insan. Sınıfta herkesin aynı anda saygı ve sevgi duyduğu tek otoriteydi.
Dersi çok iyi anlatır, dersi dinleyen herkesin mutlaka anlamasını sağlardı (Yunus Emre hariç, ona ne yapsan fayda etmez)

Mesleğine son derece hakim olduğu için, onu kafasında iyi kategorilendirmiş, nasıl anlatacağını iyi çalışmış, o yılların genç ama asla acemi olmayan öğretmeni. Yanlış hatırlamıyorsam ilk sınıfı da bizlerdik.

Sonra biz Lise 2’ye geçtiğimiz sene Muharrem hoca askere gitti. Diğer hocalar ise resmen bizim sınıfı piç ettiler. Bittik, mahvolduk. Hepimizde 7’şer 8’er zayıf. Mesela hiç kimse 2. sınıfta eğitimini görmeye başladığımız Dijital Elektroniği anlamamıştı. Sıfır ve bir’den öteye geçen yoktu.

Muharrem hoca  biz 3. sınıfa (borçlu) geçtiğimiz yıl askerden geri döndü. Gözlerine inanamadı ve bir mucize başardı. 2. sınıftaki yokluğunu, son sınıftaki bol bolaman zamana sahip  laboratuvar dersimizin haftalık sadece 2 saatini, bizim kaldığımız mesleki derslere ayırarak telafi etti. Kaldığımız bütün mesleki dersleri geçtiğimiz gibi şöyle söyleyeyim, mesela ben dijital elektronik dahisine dönüşmüştüm. (demek ki sorun bizde değilmiş) Kafadan öyle devreler tasarlar hale gelmiştik ki, şimdi o günleri düşündükçe şaşırıyorum. Müthiş bir öğretmendir. Müthiş bir elektronikçidir.

Tabii sadece bu fotoğraftaki kadar değildik. Sınıf yanılmıyorsam 26 kişi kadardı. Lise sonda ise 9 kişiye inmiştik okula devam edenler olarak. Hayır diğerleri bırakmamıştı, lise sonda ağırlıklı olarak haftanın neredeyse tamamı Laboratuvar dersiydi. biz geride kalan 9 kişi, staja gitmemeyi seçenler ya da gidemeyenlerdik. Stajı yaza bırakmıştık.

Şöyle söyleyeyim, müthiş eğlenceli günlerdi. Bir Laboratuvar deyip duruyorum ama aslında bir atölyeydi ( work shop ) :D

Lehim makinalarımız falan, her birimize bir adet kocaman masa (sayımız az çünkü)
Dünya bankasından bağışlanmış onlarca İngilizce elektronik kitabı. Ayrıca ELO elektronik ve ANTRAK yayınları :) İngilizcem iyi olmaya yatkın olduğu için o yıllarda Muharrem hoca bana çevirtirdi bazı kitapların içeriğini. Sanırım o yüzden ingilizcem şu anda gayet iyi ( gerçi lise 1 de aldığımız haftada 1 saatlik “sıkı” ingilizce eğitimizin de hatrı var)

Bu fotoğraf çekildiği yıllardaki bilgiye erişimimiz kitaplarla ve öğretmenlerimizin anlattıklarıyla oluyordu mesleki açıdan. İnternet’e erişimimiz yok. Olsa bile o yıllardaki internet bugünkü gibi değil :)

Manzarayı şöyle genişçe anlatmak gerekir bu yazıyı okuyan yeni kuşaktan birileri olursa diye;

Atölyemizdeki en yenilikçi şey, yeni lehim makinelerimiz ve ısınınca çok duman yapmayan lehim olurdu. Lehimin çok duman yapmaması önemli, zira o duman aslında buharlaşan çinko-kurşun karışımı ve içindeki türlü bileşiklerdi aslında. Yoğun bir atölye dersinde havada bir bulut tabakası gibi asılı duran bu dumanı soluğumuzu bilirim, öğretmenler bize ayran ısmarlamışlardı ölmeyelim diye :)))))

Bu arada o yıllarda elektronikçi olmak şimdiye nazaran biraz daha zor. Yani gidip rahat rahat elektronik devre elemanı bulamıyordunuz. İnternetten hoop gireyim türlü devre elemanını sipariş edeyim kapımıza gelsin, ya da gideyim çarşıya ineyim istediğimi alayım gibi bir şansınız yok. 1998 yılından ve Giresun’dan bahsediyoruz :) teknik olarak bugüne oranla insanlığın ilk çağlarına denk geliyor!

Yani şimdiki gibi, hazır devreler, arduinolar, raspberry pi ve yardımcı ekipmanları yok. plakete basmak için printerdan transfer kağıdına çıktı alayım da gidip plakete basayım yok. herşey elle. az uğraşmadık kalemle çiz, asitte bakır plaket erit falan. ne güzeldi.

Devam edelim…

Bir elektronik devre yapmak için 3 alternatife sahiptik, yani şakasını yaptığım kadar vahim değildik. Daha vahimdik :)

İlk alternatif; eski elektronik cihazlardan parça sökmek. Direnç, Transistör, Kondansatör. Kullanılabilecek ne varsa. Radyo Televizyon vs’den söktüğümüz bu parçalarla görece basit elektronik devreleri çok masrafa girmeden yapabiliyorduk. Bir nevi geri dönüşüm.

İkinci alternatif; Engin elektronik. Ulan! neyse :) EML Elektronik öğrencilerine parça satmaya tenezzül eden elektronikçilerden en bilindiği. Okula da en yakını. Şöyle söyleyeyim, bugünün parasıyla 1 kuruş etmeyecek bir direncin tanesini 1 liradan satıyor, onu da 10 tane satıyor sana en az, ve senin o direçten yalnızca 1 taneye ihtiyacın vardır. Ha al sonra da kullanırsın orası ayrı bir konu ama bazı günler ve durumlar oluyordu ki, bir parçayı mesela başka hiç bir zaman kullanmayacaksın, senin ödevin ve diğer arkadaşların başka devreler yapıyor. Zarardasın.

Bir de şöyle bir ekleme yapayım, elektronik bölümü hiç ucuz bir bölüm değildir. Biz de gayet fakir bir aileydik ( edebiyat parçalamayayım şimdi burada) çektiğim sıkıntıları bir ben bilirim. Bu okula bilimsel bir kuruluşa en yakın bir kurum olduğu için gitmeyi kendim istedim. Tüm zorluklarına rağmen iyiki de gitmişim. Çocukluğumdan beri belgeseller, kitaplar, ansiklopediler, bilim ve teknik dergileri peşinde koşarım. Ayrıca doğdum doğalı neredeyse resim çizerim. Her neyse :) üçüncü alternatif ile devam edelim…

Üçüncü alternatif ise İstanbul;
İstanbul’a giden bir bölüm öğretmenine, yapılacak elektronik devrelerin Giresun’da olmayan ve geri dönüşümden elde edemeyeceğin parçaları sipariş edersin. Topluca sınıf bir liste hazırlar. Ona göre para toplanır ve devre malzemeleri sana 1000 km uzaktan bir iki haftada gelir. Pahalıydı. Genellikle üzerinde entegre devreler bulunacak ya da bazı türleri kolay bulunmayan FET, MOSFET transistörlere sahip karmaşık sayılabilecek ödevler teslim edilecekse bu masrafa girilirdi. Düşün lisedesin.

Bir de bilgisayar lab.’ımız vardı. IBM Aptiva marka 486 DX 16 bit (66MHz) işlemcili genellikle 8Mb EDO ram’li üzerinde win 3.1 kurulu bilgisayarlarımız. Tam 20 adet.
Lise sonda, yani 1997 yılında bir arkadaşımıza ailesi, Acer Aspire ( tam olarak bundan ) üzerinde Windows 95 yüklü bir bilgisayar almıştı.  Bilgisayarın Windows 95’i CD’de değil, tam 25 adet 1.44 MB’lık manyetik diskette gelmişti. Muharrem hoca da bu disketleri arkadaştan rica etmişti. Ertesi gün disketleri bir kutunun içinde getiren arkadaşımızın Windows 95’ini bilgisayarlarımızdan birine kurmaya çalışmıştık.

Düşün Tam 25 tane disket, kutuyu tuttuğunda baya ağırlığını falan hissediyorsun, çeyrek kilo falan varlar :))) içinde de windows 95 var yani Microsoft’un “Başlat” tuşunu koyduğu, ilk gerçek işletim sistemi.

Tabii bu deneme başarısız oldu çünkü 16. diskette mi ne sorun vardı ve bu yüzden kurulum ilerleyemiyordu :))))

Kurulumdan vazgeçildi tabii. Bir kaç hafta sonra Muharrem hoca CD sürücüyle çıkagelip, nereden bulduysa artık Win 95’i CD’den bilgisayarlarımıza tek tek yükledi. Tabii her bilgisayarımıza RAM arttırımı falan da yapıldı.

İşte o bilgisayarlardan birinde ilk defa Paint’de bir resim yapmıştım. Giresun Adası’na doğru giden bir kayıktan perspektif bir çalışmaydı. ilk dijital sanat eserim :) 1997 tam 21 yıl olmuş. Kaydetmeyi biliyor olsaydık o resmi kaydedebilirdim. Şimdiye antika sanat eserleri kategorisine alınabilirdi :)))

O yıllarda defterlerim ve kitaplarımın kenarları hep karalamalarımla doluydu. Arabalar, uçaklar, sanal gerçeklik gözlükleri, dokunmatik ekranlı cihazlar (Satranç oyunlu kahve sehpası) yazar çizer tasarlardım. Yıl 1995-98’den bahsediyoruz.

O yıllarda okulumuzda internet yoktu. daha Google kurulmamıştı. internet Explorer yok. Netscape var o da daha geliştiriliyor falan :) TV izler, radyo dinler, dergi okur, şanslıysak arada sinemaya giderdik. Dışarıda gezer, sohbet ederdik. Cep telefonlarımız yoktu. Cep telefonu lüks bir şeydi.

Gençler o yıllarda cep telefonu şöyle bir şeydi. En popüler telefonlar Ericsson GH 688 ve Nokia 3110’du. Bunların fiyatı 1000 dolar civarındaydı ( yani bugünün parasıyla 4 bin lira)  ve o telefonlarla yapabilecekleriniz sadece “alo” diyebilmek ve sms atıp alabilmek. hepsi bu. polifonik melodiler bile yok, yani telefon çaldığında sesler bipleme ve türevleri gibiydi. gerçek seslere yakın değildi. Kapsama alanı diye bir şey vardı. Telefon her yerden çekmezdi.

Telefon üzerinden resim alıp gönderemiyorsunuz, WhatsApp, messenger vs yok. 4G, 3G vs hiç birşey yok. (GPRS deneysel olarak var ama o artık efsanevi birşey, yani dolar milyarderleri falan kullanıyor)

Bakın işte bu üzerine satırlarca yazı yazdığım fotoğrafın çekildiği yıllardan itibaren ilk iPhone’un çıkmasına 10 yıl kadar var.

İnstagram yok, flickr yok, dijital fotoğrafçılık yok. Yemek yedim, kahve içtim dur fotosunu paylaşayım yok. Zaten yediğini içtiğini söylemek o yıllarda büyük görgüsüzlük sayılırdı.

Like denen bir kavram yok, Facebook’un da geniş kitlelere yayılmasına daha 10 yıl var ki o sıralarda Mark Zuckerberg daha orta okula gidiyor o yıllarda :) Facebook da yok haliyle.

Cep telefonundan 10 kere mesaj gönderdiğinde ve karşı tarafı bir kaç kere sen aradığında ocağına incir ağacı dikilmiş oluyordu :) o kadar söyleyeyim.

Renkli ekranmış, görüntülü aramaymış, kameraymış, telefonla fotoğraf çekmek, selfiymiş falan bunlar bilim kurgu. Bunların olacağını ön gören bizim gibi gençlere deli gözüyle bakılıyor, alay ediliyordu. Ah o gün bize deli diyenler, bugün iPhone kuyruklarında sabahlıyor ;)

Her neyse. 1997, 98’e geri dönelim.

Arkadaşlarımızdan birinin Cep telefonu vardı, bakın burası önemli bir konu. Çünkü o telefonun markası Netaştı :) yani bilindik yerli bir elektronik markası ve o telefon zamanına göre Ericsson ve Nokia’dan daha ileriydi. Aselsan 1919 diye de bir telefon vardı ve o da türdeşleri yabancı markalardan daha iyiydi. Hepsi yok oldu gitti ne yazık ki. O yıllarda ülkemiz cep telefonu üretiyordu.

Walkman’a sahip olmak hala önemli bir konuydu, iTunes yok MP3 yok, MP3 CD’si yok, VCD ve DVD playerlar da yok, ya da henüz yaygın değiller. Kimsenin evinde bilgisayar yok. Henüz o patlamaya bir kaç sene var. Eli kulağında.

1998 Haziran ayında mezun olduk. O yaz İnternet Cafe denilen olguyla tanıştım. Arkadaşlarımdan biri yeni yeni açılmaya başlanan internet cafelerden birinde iş bulmuştu. Beni de davet etti. O günden sonra uzun yıllarım internet cafelerde geçti. İnternet ile tanıştım. Bilgi kaynağı. Bunu anlatabilmek için ayrı bir blog yazmak gerekir.
Bu arada öyle WiFi, hızlı internet falan yok. Tüm bilgisayarlar sadece 1 adet 56K’lık bağlantıyı ortaklaşa kullanırlar. 10 ya da 20 bilgisayar :) bir Web sayfası ortalama 10 dk’da yükleniyor.

Network kurmak, bilgisayar toplamak sistem kurmak, işlemcilerin gelişimine tanıklık etmek. işletim sistemlerinin gelişimine tanıklık etmek. Window 98.
O yıllarda zorluklarla, uğraşıp, çalışıp, didinip bir bilgisayar sahibi oldum.
Exper marka intel Pentium II. 450MHz işlemcili 32 MB SD Ramli, DFI marka anakartlı, Philips 15 inç 800x600p çöüznürlüklü bir tüplü monitörü olan zamanı için güzel bir bilgisayardı. CD rom sürücüsü ve ses kartı da vardı. Bilgisayardan ses duyabilmek için ekstra bir parça gerekiyordu yani. Ekran kartım ise 3D özellikli değildi. yani normal göstersin yeter bir ekran kartı :) ama AGP idi.
Evimize İnternet de aynı sene girdi :) saati 25 kuruş masrafı vardı. Daha sonraları internet’e girebilmek için çeşitli paketler almak zorunda kaldık.

Win 98’den sonra “Millennium Edition” diye bir sürümü çıktı, namı diğer windows ME.
O sırada Adobe Photoshop ve Macromedia Flash ile tanıştım. Bilgisayar üzerinde ilk verimli sayılabilecek tasarımcılık serüvenim 1999 yılında başladı :) herşeyi kendi kendime deneme yanılma yöntemleriyle öğrendim. Tasarım teorisi, renk uyumu, şekiller vs hiç bir şeyi bana anlatan kimse olmadı. Tamamen kendi yeteneklerim ile bilgisayar kullanma becerimi birleştirdim.
O yıllarda hiç bir akrabam, beni tanıyan hiç kimse bu uğraşılarıma anlam veremiyordu. Deli ve eksik görüyorlardı beni. Zihinsel engelli muamelesi yapıyorlardı :)
Çünkü alkol ve sigara peşinde koşmuyor, futbol oynamıyor, bahsettikleri sohbetlerden anlamıyordum. Onlar da benimkilerden anlamıyorlardı. Hem benim ilgi alanlarım o günlerde onlara göre deli saçması, gereksiz şeylerdi.
Ancak benim gelişimimden ve uğraşılarımdan etkilenen bir çok akrabam, evlerine bilgisayar almış ama o bilgisayarlar onları kullanacak zekada ve yetenekte bir kullanıcıya sahip olmadıkları için atıl vaziyette eskimişlerdir.

Youtube yok, dolayısı ile video tutorialler de yok. CDROM Data o zamanın sınırsız interneti gibiydi. CD’den ayda bir film fragmanları izler, karikatürlere bakar, çeşitli yazılımları edinirdik. Winamp ve winamp skinnleri falan :)

2000 yılına girerken Y2K saçmalığı ortalığı kasıp kavurmaya başladı. 2000 yılına girince bilgisayarlar hata verecek ve tüm dünyada en iyi ihtimaller hayat felç olacak, kötü senaryoda ise yanlışlıkla ateşlenen nükleer füzeler dünyadaki tüm yaşamın sonunu getirecekti. Neymiş bilgisayarlarda masraf olmasın diye tarih hanesi hep çift rakamlı oluyormuş da, 99’dan 2000’e geçişte tarih hanesi 00 olacağı için bilgisayar bunu saldırı olarak algılayacak falan filan. Tüm haberlerde sadece bu var :) şahsen yeni bin yıla, bios ekranına bakarak girdim :D hiç birşey olmadı.

1998’den 2007’ye Giresun’da kendi halimde çeşitli bilgisayarlara sahip olma ve test etme imkanım oldu.
İnternet cafelerde, parklarda, bilgisayar toptancılarında çalıştım. Tasarımcılık yönümü geliştirmeye hep devam ettim. Bu yıllar içinde 56 kilobit’lik modemlerden 256K’lık ADSL hatlara geçtik. Ama ADSL’e geçene kadarki süre de çok güzeldi. SuperOnline ya da IXIR mini CD’lerini alır, onun içindeki kodlarla süreli internete bağlanırdık :) Lime Wire, Mesh kullanırdık. MIRC ile sohbet eder ICQ’ye ısınmaya çalışırdık. İlk Hotmail hesabımı 1999’da ilk Gmail Hesabımı 2004’de aldım :) O zamanlar Gmail sadece tanıdık referansı ile alınabiliyordu.

ilk cep telefonum ericsson t10’du. 2000 yılıydı yanılmıyorsam. Sonra nokia 8110. sonrasında da yine ericsson ve nokia türevleri.Yıllar içinde kendimi internet ile eğitirken, tasarımcılık yönüm de hızla gelişiyordu. Freenlance bir kaç iş bile yapmıştım :) derken 2007 haziranında bana İstanbul’dan iş teklifi geldi. Gel tasarımcımız ol diye :)

Hiç bir tasarım okulu okumamışım, eğitimi almamışım, tamamen kendi çabamla iyi kötü bir portfolio kasmışım bu portfolio’yu 2006’dan beri DeviantArt’a yüklemişim ki, bak o sırada deviantart diye bir site kuruluyor, ben oraya tasarımlarımı yüklüyorum, o tasarımlar beğeni topluyor, hatta kimi forumlarda tartışılıyor bu da bana iş teklifi olarak geri dönüyor. İnanılır gibi değil.

Tamam geliyorum dedim. Haziran’ın son günüydü. Atladım o sırada istanbulda okul okuyan arkadaşımın yanına gittim.  1 Temmuz 2007 Pazar günü İstanbuldaydım, Pazartesi 750 lira + sigorta ile işe başladım.  İşe girdiğimde çalışmaya başladığım yere o kadar iyi gelmiş olmalıydım ki, çalıştığım her ay maaşıma az çok zam aldım. Ünlülere site tasarladım. Onlarla tanıştım. İstanbul’da yaşamaya başladım.
Yurtdışına yine nereden baksan bir 20 yıldır uğraşmama rağmen açılamadım, çeşitli nedenler ve talihsizlikler ve de bolca yanlış yönlendirmeler sonucunda. Ancak hala peşini bırakmış değilim, bu da ayrı bir yazı konusu olsun.

2007’den beri İstanbul’dayım. Bir çok tasarım ajansıyla çalıştım. Hala tasarımcılık ve fotoğrafçılık ile hayatımı sürdürüyorum. Hatta kimi tasarımlarım çeşitli mecralarda ve toplantılarda gösterildi ( muhtemelen hala daha bir yerlerde gösteriliyor)

İşte bu yazının konusu fotoğraf çekileli 20 sene olmuş. O zamandan bu zamana yaşadıklarımın kısa özeti böyle.

Hayır ağlamıyorum, gözüme nostalji kaçtı :) sevgiler.