Baby Driver

Kitabı kapağına, filmi de fragmanına göre yargılamamak gerek.

baby-driver-poster

Spoiler içerir.

Kısaca:
Pis işlere bulaşmak zorunda kalmış, otomobil sürmekte oldukça yetenekli ve hayatı klip tadında yaşayan bir gencin başından geçen maceraları konu alan bir film.

Uzunca:
50’lerden 80’lere kadar bir çok klişe ve gizli ya da açık referansların bolca bulunduğu macera filmi Baby Driver ne fragmanı ne de konusuyla yargılanmaması gereken güzel bir film.

Kevin Spacey, Jon Hamm ve Jamie Foxx gibi üç önemli ismin yardımcı rollerde yer aldığı, Başrol oyuncusu gencin de hakkını vererek oynadığı bir yapım olmuş.

Ben en fazla, Transporter ile o başarısız Need for Speed filmi arasında bir yapım olacağını beklerken, kendine has dokusuyla oldukça güzel tadı olan bir film buldum sinemada.

Doku, bu filmin kendine has bir dokusu var, hafifden selam çakmaya çalıştıkları hızlı ve öfkeli’den, the Driver filmine kadar bir çok yapımın etkilerinden sıyırırsak, sinematografisi harika denilebilir.

Kesintisiz sahneleri ve müzikleri müthiş. Müzikleri sahnelere yedirme, müziği sinematografi ile birleştirme çabası takdir edilesi. Anlatılabilecek gibi değil. Saçmalayabilirim bu konuda.

Yansıtmaya çalıştığı romantizm ise tıpkı 50’lerin gençlik filmleri gibiydi.

Jon Hamm, Mad Men’deki Don Draper karakterinden sıyrılmak için elinden geleni yapmış. Bunu başarmış da. Jamie Foxx ise kötü adam karakterini Horrible Bosses filmindeki gibi değil, cidden kendini seyirciye tiksindirtecek gerçeklikte yansıtmış.
Tabii ki Kevin Spacey her zamanki gibi kendisi.

Bence kesinlikle arşivlik, arada tekrar izlenebilecek güzel bir seyirlik. 10 üzerinden bence 7.5 puanı gayet rahat hak ediyor. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

http://www.imdb.com/title/tt3890160/

Reklamlar

Ghost in the Shell

07494f09097ac9649752b76bf76bcebf

Cyberpunk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Ghost in the Shell, ilk olarak 1989 yılında Japonya’da bir Manga serisi olarak hayat buldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

90’ların ortalarına doğru ise Japon – İngiliz ortak yapımı ilk anime filmi gösterime girdi.
Geniş kitleler tarafından tanınması ise 2000’li yılların başında hayranlarıyla buluşan anime serisi ile gerçekleşti.

gist-cover

Ghost in the Shell, insanı insan yapan nedir sorusuna kendince bir cevap arıyor. Vücudumuzun ne kadarını değiştirirsek hala insan kalırız. “Ruh nedir? Bilinç ruh mudur?” gibi sorulara cevap arıyor. İnsanlar sibernetik organizmalara dönüşmeye başladıklarında hala insan sayılırlar mı?

Sadece vücudun sibernetikleştirilmesi değil, hafızalarımıza ve kişiliğimize yapılabilecek dijital müdahaleler yüzünden canlı organizmaya da sahip bir makine yine de insan sayılır mı, yoksa bizi biz yapan ve “ruh” olarak sandığımız şey aslında anılarımızın bir derlemesi mi?

Gerçeklik nedir?

En temelde sorguladığı bu kavramları bir polisiye hikaye ile harmanlayan Ghost in the Shell, türün meraklılarını kendine bu şekilde bağlıyor.

Her ne kadar Cyberpunk, steampunk vs sevsem de ben bu tarz animeleri izlemeyi Voltron, Laserion zamanında bıraktım :) yine de fikir sahibi olmak iyi birşey bence.

Gel gelelim Ghost in the Shell’in günümüzdeki sinema uyarlamasına.

Anime halini soluksuz takip etmiş bir iki arkadaşımdan filmi beğenmedikleri yorumunu aldığımı en başta belirteyim.
Ancak bu benim için geçerli olmadı. Filmi sıkılmadan izledim ve oldukça beğendim. Bunda Ghost in the Shell’i onlar kadar sıkı takip etmemiş olmamın etkisi büyük sanıyorum.

Film gösterime girmeden alevlenen bir tartışma da “white washing” olayı. Yani orjinal hikayede Asyalı olan karakterlerin, beyaz perdeye Avrupalı olarak  yansıtılması.

Hikayeyi yaratan adam ben ana karakterleri en başta Japon olarak tasarlamamıştım ki size ne oluyor demiş. Gerçi haklı da, zaten filmi izlediğinizde anlıyorsunuz neyin neden olduğunu. Dış görünüş aslında önemli değil. Bedenimiz aslında bizim kabuğumuz. Şu anki varlığımız organik bir makine içinde varolan bir ruh, “Ghost in the Shell” filmine göre olay bundan ibaret. (Kabuktaki Hayalet)

Ayrıca yapımcılar tüm ana karakterlerin Asyalı olması filmin izlenirliğini düşürürdü diye de eklemeden edememişler. Ticari kaygılar da yok değil.

Ben de filmi izlemeden önce Scarlett Johansson’un oynadığı ana karakteri, O’nun yerine kesinlikle Rinko Kikuçi oynamalıydı diye düşünüyordum. Ancak belirttiğim üzere Johansson’un oynamasında bir sakınca yokmuş cidden.

Neyse devam edelim;

Ghost in the Shell neymiş diye ilk defa duyup, Cyberpunk vs nedir bilmeden, sadece gideyim de bir bilim kurgu izleyeyim diye bu filme gidecek olanların karşılaşacağı manzara şu:

Bladerunner evreninde ki atmosfer ile Johnny Mnemonic teknolojisi harmanlanmış bir yapım gibi gelebilir ( tabii o filmleri izledilerse)

hatta kimi aa metriks çakması lan bu bile diyebilir, cehalettendir, bakmayın siz onlara.

Devamı geleceğini düşündüğüm ve de umduğum Ghost in the Shell, sinemada izlemelik güzel bir seyirlik. İzleyin ve izletin.

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell

http://cdn.halcyonrealms.com/animation/ghost-shell-genga-collection-art-book-review/

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell_(1995_film)

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell_(2017_film)

the Discovery

Başrollerini; Jason Segel, Rooney Mara ve Robert Redford’un paylaştığı Netflix yapımı the Discovery, ölümden sonra yaşam olup olmadığını sorguluyor.

images

Baştan sona soğuk, sisli ve olabildiğine depresif süren filmin atmosferi bana yine bir Netflix yapımı olan the OA’yı anımsattı.

Filmde Robert Redford ve Jason Segel, birer nöro biyoloğu canlandırıyorlar;

Redford ölümden sonra yaşamın varlığını bilimsel bir kesinlikte “kanıtlamış” ve dünyaya bu buluşunu duyurmuştur.
Bu sansasyonel buluşun duyurulmasının ardından dünyada intihar oranları hızla artmaktadır, çünkü artık öteki taraf diye bir yerin varlığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
insanlık bunu yeni bir başlangıç olarak algılar ve intihar oranları hızla artar.
Segel ise yine de şüphecidir, bu bulgunun doğruluğuna inanmaz ve olaylar gelişir…

Filmin ilerleyişi anlaşıldıktan sonra sonu tahmin edilebiliniyor. Arada bir kaç iyi ve bir kaç da klişe replik yakalıyorsunuz. Oyunculuklar kötü değil ama bence filmi Robert Redford sırtlamış doğal olarak.

İnsanlığın belki de en fazla merak ettiği konuların başında gelen bu soruya, yönetmenin ve senaristlerin nasıl bir yaklaşımda bulunduğunu izlemek isteyebilirsiniz yine de.

Bu tür bir mistisizme ilgi duyuyorsanız aslında izlenebilecek bir yapım olmuş.

Bana göre 6/10
http://www.imdb.com/title/tt5155780/

Rogue One

rogue-one-jyn-ersa-geared-up

Baştan söyleyeyim bol spoiler var.

Bu senenin Arrival ile birlikte merakla beklediğim yapımı Rogue One, beklediğime değen bir yapım olmuş. Gidin. Ama mümkünse 3D olmayanına gidin çünkü bir anlamı yok. Boşuna gözlük takıyorsunuz.

Konusu gereği, 1977 yapımı Star Wars New Hope’un öncesinde geçen bir macerayı anlatan Rogue One, orijinal üçlemeyi izlemiş hayranlarının aslında yıllardır beklediği bir film.

Görkemli Ölüm Yıldızı’nın ( Death Star ) inşaası henüz tamamlanmıştır ve deneme atışlarına başlamışlardır. Bunu duyan ve zaten oldukça zayıf ve de dağınık olan asiler grubu artık teslim olmayı gözden geçirir haldedirler.

Bu arada faşist imparatorluğun baskılarıyla Ölüm Yıldızı’nın baş mühendiğisliğini yapan Nükleer Fizikçi Galip Ersoy, asilerin elinde büyümesini sağladığı kızı Jyn Ersoy’a yolladığı, seni unutmadım kızım etiketli ve ilk şarkısı ölüm yıldızıığğ ayırdı biziiiğğ isimli karışık kasetin arasına bir hologram sıkıştırır. Der ki, kızım ben oranın kadrolu mühendisi olarak çalıştım ama sigortam tam yatmadı, o yüzden bir de açık bırakdım, siz onu bulun onu oradan patlatın.

Bunu duyan Jyn, yanına üçbeş mahalle arkadaşını da alarak karakolu basmaya gider. Çünkü karakolda kotasız internet ve Ölüm Yıldızı’nın planları vardır. Oradan upload ederiz torrente der.

Karakola bir şekilde sızan kafadarlar, in aşşaa, çık yukarı, vur kır derken olayı hallederler.

Sonunda ise ölürler. Zaten öleceklerini biliyorduk, zira New Hope’da alınan planlar incelenirken, bu planları almak için çok değerli arkadaşlarımız canlarını vermişlerdir, iki dk delikanlı olun uyarısı yapılmıştı, Luke Skaywalker ve ekibi Death Star’a dalmadan önce.

Bu arada film bitişine yakın güzel süprizlerle seyircisini uğurluyor. Filmin sonu doğrudan 1977 yapımı 4. filme ( aslında serinin ilk çekilmiş filmine ) geçiş yapıyor. Orjinal Prenses Leia’yı tekrar görmek güzel oldu. Tabi CGI ( hem de başarısız bir tane ) ancak yine de güzel. Yuh dedim harika olmuş bıraktığı etki. Böyle retro futurist etkileri seviyorum :)

Gerçi filmin içinde, CGI ya da orijinal bir çok tanıdık karakter boy gösteriyor. onlar da filmin ayrı birer hoşluğu.

Önemli bir nokta ise başrolün kim olduğu. Bana göre Jyn Erso değil. Robot karakter, K2.

K2; maço bir imparatorluk robotu, asiler tarafından hacklenmiş. Aklına ne geliyorsa söylüyor, özü sözü bir bir robot. Delikanlı. Ayrıca oldukça da komik. Yeni fanatikleri türeyebilir. Kendine has bir filmi olsa izlenir.

Star Wars tema bakımından Hollywood’un 2. Dünya Savaşı’na Amerika’nın etkisi hikayesinden yürür gider. Faşizmi böyle inceler ve irdeler. Hatta benzer temadan yola çıkan bir çok film için ara sıra, “ulan holivud bakalım bu ikinci dünya savaşının ekmeğini daha ne kadar yiicen” diye de der dururum. Bu sefer Rogue One’da fotoğraf açısından Ortadoğuya Amerikan etkisi resmedilmiş. Yani bu sefer faşist, güç emperyal emeller için orada bulunan Amerika. Elbette subliminal bir mesaj bu. Bunu da bir pazar yerinin ortasında M1 tankına benzeyen bir makine ve yine o pazar yerinde patlayan bombalar ve de çıkan çatışmanın görsel tanıdıklığından anlıyoruz.

Ayrıca Force be with you teması abartı gibi duran bir dinsel çağrışım yoluyla aktarılmış, inanç kısmı ön plana çıkmış. Ortadoğu ve doğudaki yaygın inanışların Star Wars’dan yansıması gibiydi, güce olan inancın abartılması.

Aslında söylenebilecek çok şey var ama elbette sinemada izlemek daha güzel. Arşive girmeyi kesinlikle hakediyor ve hatta sanıyorum bence bu film 7. filmden bile başarılı.

bence 8.5 / 10

İyi seyirler.

 

Arrival

Bilim-kurgu terimine tam oturan bir film Arrival.

arrival-poster-russia

Bol detaylı anlatım olacaktır, izlememiş olanlar okumasın.

Film temel olarak, kuantum fiziği kapsamındaki tersine nedensellik teorisine dayanıyor.

Tersine nedensellik ilkesi basitçe, gelecekteki olayların geçmişi etkilemesi olarak açıklanabilir.

insanlar zamanı seri olarak algılarlar. yani zaman bir yöne doğru gider. başlangıç ile sonuç arasındaki geçen süreye, zaman deriz.

Zamanın ileriye doğru akışı Newton fiziğinde ( yani kabaca hayatımızdaki algıladığımız fizik) temel ilke olarak alınsa da, Kuantum fiziğinde zaman geriye doğru da akabiliyor.

İleriye doğru akan yani doğal hayatta algıladığımız zaman sürecini açıklamak için şu basit örneği de eklemek isterim.

Bizim şu anki konumumuzu geçmişteki hareketlerimiz belirliyor. Mesela ben sinemada bu filmi izledim ve filmi anlatma isteğim oluştu. Akabinde eve dönüp bilgisayarımı açıp, bloguma login olduktan sonra bu cümleleri yazmaya başladım.

Bunlar hep ardı ardına gelişen süreçler. Bu yazım da gelecekte başkalarını etkileyecek. Bu yazıyı okumuş ve okumamış insanların var olmasına neden olacaktır. vs. vs.

Tersine nedensellik teorisinde ise bu yazıyı yaşmış olmamdan etkilenen gelecek, benim bu yazıyı yazmamı ve hatta belki de daha öncesini de etkiliyor.

Şimdi filmi anlatmaya başlayabilirim.

Özellikle dil bilime merak duyanlar filmi beğeneceklerdir. Uzaylıların yazı dilini anlamaya çalışmaları aslında daha eğlenceli anlatılabilirdi ancak yine de güzel. Diğer fantastik bilim kurgu filmlerindeki gibi hoop al sana evrensel çeviri bilgisayarı babylon fish diye biri çıka gelmiyor.

Askeri hareketlilik dünya genelinde abartılmış, Çin ve Rusya çok vahşi gösterilmiş ama Amerika hep insani resmedilmiş. Elbette propaganda burada da sürecek, sonuçta Amerikan filmi izliyoruz. Michael Bay’ın filmlerinde göze soktuğu o kusturan Amerikan milliyetçiliği gibi  bir durum yok. Belli belirsiz.

Dil bilimcilerin Sanskritçe vs göndermeleri de yine de alttan alta İngilizce’nin de özünde dahil olduğu Hint-Avrupa dillerine bir selam durma idi. Evet bir Romance-Germanic dil olan İngilizce, Hint-Avrupa dillerinin Arapça’nın da bir kenardan dahil olduğu koluna aittir. Uzun konu.

Filmi biz çekseydik uzayıların dilini Ural-Altay dil ailesinden yola çıkarak çözmeye çalışmayacak mıydık?

Film içinde barındırdığı aile dramasını da bence çok başarılı bir şekilde konuya yedirmiş. Hatta o dramanın gerçekleşmesinin gerekliliğini ise filmin sonuna doğru daha da anlıyorsunuz. Romantik ya da aile dramasını çok dışa vuran bilim-kurgu filmlerini pek sevmem. Ancak bu öyle baymıyor. Ben bile tahammül edebildim.

ilk yarı oldukça yavaş ancak filme öyle bir konsantre oluyorsunuz ki, ilk yarı insana 10 dakika gibi geliyor. Bu etki de filmin zamanın doğasını işleyen kısmına beki de tesadüfi bir katkıda bulunmuş. izleyicisini anında sarıyor.

Film insanlığın daha yaşadığı çevreyi anlamamış olmasına, kendi içindeki çekişmelerine, savaşların anlamsızlığına, iletişimden kaçınıp, sorunları tartışarak değil kavga ederek çözme isteğimize. Öğrenmek, dinlemek, anlamaya çalışmak yerine hemen sonuca varmak isteyişimize bir çırpıda çok basitçe değinmiş.

arrival-trailer1-screen2

Zamanı paralel olarak algılayabilen, onu mekan gibi kullanarak içinde rahatça hareket edebilen bu uzaylılar. İnsanlara anlaşmanın yolunu hediye etmeye geliyorlar. Birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak bir dil verirlerken aynı zamanda doğayı, zamanı ve mekanı da algılayış biçimimizi değiştirecek bir dil de hediye ediyorlar. Bu yüzden kendi dillerine “silah” ve aynı zamanda “geçit” yani barışa kardeşliğe anlaşmaya açılan geçit anlamında bir isim diyorlar.

Yani uzaylıların dilleri cehalete ve yanlış anlaşılmaya karşı bir silah ve bilgeliğe açılan bir kapı.

İnsanlar bu dili öğrenmek için filmde uzaylılara önce kendi dillerini öğretmeyi amaçlıyorlar. Aslında sonradan anlaşılıyor ki uzaylılar zamanı ve bir sürecin gelişimini bizim gibi algılamadıkları için yani tüm bu süreci bildikleri için şunu görüyoruz.

Uzaylılar biz onlara dilimizi öğretmeye çalışırken aslında onlar bize kendi dillerini öğretiyor ve bizim onları anlamaya başlama sürecimizi gözlüyorlar.

filmin kurgusu içindeki “flash-back”lerin aslında birer “vision” olması ya da serii akan zamanda paralel işleyen bir planın gerekliliğini bize bir şekilde yansıtmayı başarıyor.

Bence bu türdeki filmlerin daha da artması gerekir. Yeni bir düşünce tarzı insanlara aşılayabilir. Aslında yeni değil, zaten hep varolması gereken bir düşünce tarzı. Toplu bir uyanış.

Son olarak bu filme vurdu kırdı, patlama çatlama, lazer silahları, enerji kalkanları görmek için gitmeyin. Bu daha çok drama-belgesel tarzında bir film.

Bol vurdu kırdılı, sürükleyici bir görsel şölen için Aralık ayındaki Rogue One’ı kaçırmamanızı söylerim, şahsen onu da sabırsızlıkla bekliyorum :) Ne de olsa bir Star Wars hikayesi!

Arrival bence 10 üzerinden 7.5’i hakediyor. İzleyin ve izletin. Ancak bu yoldan giden daha doyurucu filmlerin gelemesini de ummuyor değilim. İyi seyirler.

https://en.wikipedia.org/wiki/Arrival_(film)
http://www.imdb.com/title/tt2543164/

Independence Day 2

Independence Day filmini 20 yıl önce sinemada izlemiştim, oldukça etkilenmiştim. Zamanı için kesinlikle iyi bir filmdi.

Ağır Amerikan milliyetçiliği altında, bilişim teknolojilerinden çevreciliğe bir çok konuda gönderme yapıyordu. Tabii ortak düşman karşısında tüm insanlığın kenetlenerek gerçek bir sorunun üstesinden gelmesiyle de, dünya barışı göndermesini, savaşların anlamsız olduğunu vs vs vurguluyordu felan filan.

Bugün ise ikinci filmi tam yirmi yıl sonra yeniden sinemada izlemiş olmanın enteresan duygusu içindeyim. Filmi izlerken, 1996 yılını düşündüm. O gün bana 1976 yılı ne kadar uzak ise, bugün de bu filmi izleyen gençler için 1996 yılı o kadar uzak. Bana ise dün gibi ve o gün doğan çocuklar bugün 19 – 20 yaşında :)

buradan sonrası spoiler içerir

İşte yapımcılar da öyle düşünmüş olacak ki, filmi bu millennial kuşağına göre hazırlamayı uygun görmüşler sanıyorum.

independence-day-resurgence-2016-VJ15

Olay kısaca şu;

Dünyalılar uzaylı teknolojisini kendilerine uyarlamayı başarmışlar ve bu teknoloji dünyaya barış getirmiş. Tüm dünya birleşmiş milletler gibi bişey olmuş görünürde.

Herkese bir güven ve iyimserlik çökmüş durumda. Ama yine de ne olur ne olmaz bunlar yine gelir diye Ay’a Dünya yörüngesine vs her yere silah, ordu vs vs yerleştirmişler.

En nihayetinde hemen herkes el ele tutuşup bir kumbayaa şarkısı söylemediği kalmış.

Derken zart diye bir uzay gemisi beliriyor bunlar da ne lan bu demeye kalmadan bu arkadaşı zart diye indiriyorlar.

Yani aradan 2o yıl geçmiş, uzaylıların silah ve anti yerçekimi teknolojilerini çözüp askeriyeye uyarlamışlar ama, uzaylıların kültürlerini, dillerini ne isteyip istemediklerini çözememişler ne haltsa. Esir uzaylıları da bu arada hapishanede tutuyolar. Hiç biriyle de iletişime geçmemişler.

Bu arada benim anladığım ayrıcalıklı kesim bu uzaylı dünyalı teknolojisi melezi şeylerini kullanabiliyor. Yani insanlar hala tekerlekli benzinli ya da pervaneli araçları kullanıyor ama kimi de kullanmıyor. ilginç. demek ki herkesin “iyiliği” için kullanılmıyor, belirli bir zümreye sunuluyor bu teknoloji.

Neyse uzaylılar zart diye ortaya çıkmadan önce bu düşürdükleri uzay gemisi meğersem bir haberciymiş. saklanın kaçın demeye geliyormuş. kendilerini tekilliğe indirgemeyi başarmış sanal varlıkların sonuncusu. Google’ın yaptığı ev eğlence sistemlerine benziyor. Top şeklinde uzaylı robot yapay zekamsı birşey.

Bu arada filme komedi, nostaljik bir iki söz ve hareket çalışmışlar ama olmamış.

Bu arada Jeff Goldblum’un babası rolünü oynayan Judd Hirsch ölümsüz müdür nedir arkadaş, herif 20 yıl önceki filmde de aynıydı, bugün de aynı ( zaten bir ölümsüzün üvey oğlunu canladırdığı Forever isimli dizide oynamıştı bir ara ama dizi de iptal edilmişti, her neyse)

Uzaylıların karıncalar ya da arılar gibi topluluk zekası ile bireysel zekanın melezi bir psikolojide ve sosyal yapıda olduklarını öğreniyoruz filmde. Ayrıca gezegenleri neden istila ettiklerini de öğreniyoruz. Teknolojik olarak birer eşek arısı gibiler aslında, kurbanlarının öz suyunu emen türden hem de.

Gerçi kraliçe ve istilacı bir tür bana ingiltereyi de anımsatmadı değil :)

id4-gallery1

Neyse bizim insanlık bu yeni yetmelerle savaşı kazanıyor, bu sefer nükleer güçle değil de akıl ve azim ile kazanıyorlar. Nükleer her zaman çözüm değil felan demeye getiriyorlar felan.

Tabii ki bilgisayar virüsü yükleyemiyorlar uzaylı bilgisayarına çünkü, uzaylılar sistemlerini upgrade etmeyi başarmışlar, yani tüplü ekrandan holograma geçmişler ( hahaha )

Onun yerine uzaylıları eski bir radar ile kandırmayı başarıyorlar. geh kuçu kuçu  yapıyorlar.
Bu bize uyarıda bulunmaya gelen uzaylı üstün zekalı ve bilgili robot topun dedikleirne göre hiç bir tür bunları yenmeyi başaramamış ve hiç biri bir kraliçe uzaylı öldürememiş. hiçbiri bunları kandıramamış ama gel gör ki bizimkiler eski bir radarla bunu başarıyor. Tüm kainat mal :) bi bunlar akıllı.

Bak ilk filmin izinden gerçekten gitselerdi tüm bu saçmalıklar daha kolay hazmedilir ve hatta anlamlı olurdu. SnapChat kafasındaki gençlere film çektikleri için herşey boktan olmuş. Oysaki filmi bizim kuşağa göre çekselerdi daha iyi olabilirdi. Efsane olurdu sanıyorum.

Neyse filmin sonunda 3. bir film geleceğini kesin bir dille belirttiler.

Bir 20 yıl daha onu da bekler miyiz, seneye mi çıkar, ömür yeter mi bilinmez :) ha kısmet olursa onu da sinemada izlemem değil. Hiç değilse bunu geçen 20 yılın hatırına sinemada izlemiş olmanın garip mutluluğu vardı. Çok kötü değil ama iyi de değil. Sadece yaşam süremde uzun bir aradan sonra ikincisini izlediğim, ilkini çocukluktan olsa gerek beğendiğim filmlerden biri, bir anı, kendince bir efsane hepsi bu.

Uncanny Valley

Bilişim terminolojisinde “Uncanny Valley” ( tekinsiz vadi ) sıfatı; Robotların gün gelip de artık doğadaki diğer varlıklardan, yani insan hayvan vs’den ayırt edilemeyecek kadar gelişmesi ve bunun insanlar üzerinde tiksinti, korku vb duyguları yaratması durumudur.

Bu terimi isim olarak taşıyan 8 dakikalık kısa film ise bence, Matrix’in gerçekliği sorgulamasını ya da Surrogates’in anlatmaya çabaladığı teknolojik soyutlanmayı kısacık bir zaman diliminde, oldukça çarpıcı ve başarılı sahnelerle anlatmayı başarıyor.

Eline geçirdiği tüm teknolojileri silaha dönüştürmeyi doğası gereği bir şekilde başarmış olan insanlık için Sanal Gerçekliğin de bu olgudan etkilenmemesi beklenemez zaten.

Uncanny Valley bu bağlamda günümüzdeki örneklerden, geleceğe oldukça tedirgin yaklaşıyor;
Gittikçe hızlanan internet bağlantılarımız ve ucuzlayan donanımların artık sadece paralı “seçkinlerin” değil, içmeye suyu dahi olmayan bölgelerde yaşayan insanların bile tükettiğini görmekteyiz. *
Ayrıca sanki oyun oynarmışcasına kullanılan askeri dronlar, Dünya’nın bir ucundan kontrol edilerek, ülkelere bomba yağdırılabilinmesini daha da kolaylaştırmaktadır. Bu dronları kullanan “sivil” personeller, bombaladıkları insanları birebir görmediği ve hatta onları seçemedikleri için yaptıkları işlerin vehametini erkenden kavrayamıyorlar. *

İşte Uncanny Valley tüm bu günümüz verilerini birleştirip, internet bağımlılığımızı da sanki uyuşturucu madde bağımlılığmışcasına harmanlayarak, kendine has teması ile etkileyici bir şekilde sunuyor.