jeton

tıpkı oraya bir anda ışınlaşmışcasına tam ortasında kala kalmıştım taksim’in.. eve gitmek için çok erken gibi görünüyordu, yanına gidebileceğim bir arkadaşım da yoktu. hepsi çalışıyorlardı… elimde geçen gece 100 sayfasını okuduğum carl sagan‘ın “tanrının kapısını çalan bilim” isimli kitabı vardı…

gerçi kitap bana oldukça hafif geliyordu, ancak carl sagan’ın 1985 yılında verdiği bir konferasın notlarından oluşuyor olması ve içinde bazı bilmediğim terimleri buluduruyor ve de onların ne olduğunu öğretiyor olması itibariyle beni baymıyordu… hava sıcaktı, tam bir mont beni durumuyla karşı karşıyaydım :)

starbucks’a gitmeye karar verdim. bir americano kahve aldım ve bir koltuğa oturup;  kitap okuyacak fırsat bulmanın ve oturduğum koltuğun rahatlığının keyfini çıkartıyordum.

ancak kahve kendisine düşen görevi yapamadı, kitabın ve yerin verdiği rahatlama göz kapaklarıma bir ağırlık olarak yansıyordu. ben okumak istedikçe inadına gözlerim kapanıyordu…  ben de 150. sayfada kalkmaya kararverdim.

kendimi yalpalayarak dışarı attım ve nedendir bilinmez, öylesine tünel tarafına doğru yürümeye başladım. öylesine yürüdüm, dönüşte şişhane girişinden metroya bindim. metronun aşağıya indikçe serinleyen havası beni biraz ayıltmadı değil doğrusu.

trene bindim ve ağır ağır hareket etmeye başladı, sonra tren hiç hızlanmadı. bir mühlet sonra da durdu. sonra;  tren bozuldu sizi geri götürüyoruz diye bi anons yapıldı ve özürdilendi.. çıktım.. bir jeton borcu var bana işletmenin ;) taksime doğru yürümeye koyuldum… gerçi geçtiğim yollardan tekrar geçerken dedim ki; madem gidemiyorum buradan bu bir işaret olmalı :) bu sefer kesin melis birkan’ı görcem yolda :P ( ah bişeylerden bi şeyler bekleyen, hayatta anlam arayan ve işaretler yaratan kör inançlı kaderci ben :))

herzaman yürüdüğüm taksimde değildim sanki, şekil şekil insanlar artık gözüme batmaya başlamıştı. tripler modlar… apaçiler, kekolar, apaçi kekolar ( en enteresanları da bunlar tabii postmodern türbanlılardan sonra ;) sesler, yankılar.. kalabalık. yürümek zaten zor bir de detaylar istenmediği anda göze çarpmaya başladıkça inanılmaz bir hal alıyor doğrusu.

keşke kelimeler böyle bir düzleme yazıldıkları için tek boyutlu kalmasalar, onları serii bir şekilde okuyup yazdığımız ve anlamlı cümleler kurduğumuz için boyut kazanmasalar da, gerçekten zaman mekan ve hareket gibi 3 boyuta sahip olsalar diye düşündüm.. keşke duygularımızı da o kelimelere gömebilsek, seçtiğimiz halleri ve türleri değil, kelimeler hislerimizin ta kendisi olsa ve hislerimizle cümle oluştursak. anlatması ne kadar da zor.. işte bunları düşünürken, taksim metroya vardım. bindim ve uzaklaştım… esasında çok cümleler döndü kafamda ama yol o kadar uzundu ki, soğuyan bir yemek misali bayatladılar. kimisi de buhar olup uçtu gitti…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s