Huzuru ararken tabelasız kurumlarla muhatap oldum vesselâm

hayatta en çok sinirimi bozan şeylerden birisi de, söylemediğim bir şeyin söylemişim gibi bana geri dönmesidir. tabii insan olduğum için çoğunluğun iç güdüleri ve mantık yapısı böyle bir şeye kızabilme yönündedir diye avunuyorum, öyle ya çoğunluğa katılabiliyor olmanın, çoğunluğu insan sanıyor olmanın saflığı içerisindeyim “normal olarak”. neyse işte böyle ( açıklamayayım şimdi yine takıntılısın diye başlarlar, ben takıntılı değilim abicim siz dikkati dağınık saftiriklerdensiniz ) sinir bozucu bir olayla güne başladık, müslümanlar daha dur bismillah yahu diyip rabbine sığınır ya da hristiyanlar o cizıs der sanıyorum. ben bişey demedim, biraz kızdım bağırdım, hatta uçup boğacak kadar oldum. abi bu kadar mı geri zekalı, ayakta uyur, zombiden az uyanık davranılır yahu dedim ve sustum.. etkileri gün boyu sürdü tabi.. mörfi ( murphy yazmayı biliyorum. çok bilmişler ,kanıt arayıcılar ve daimi kanıtlama ihtiyacı içinde bulunan kibirli angutlar için belirteyim) kanunları denen şeyler gibi ama tam değil… neyse yazının sonu bari huzurlu bitiyor…

gün devam ediyor tabii, işimiz var dışarda çıktık. arabaya atladık, heen düdüüd gidiyoruz, gugıl mepsden gideceğimiz yerin konumuna yoluna izine baktık… gittiğimiz yer turksat uydu.net il genel müdürlüğü idi. baktık üsküdar telekomun yanıymış… üsküdar telekoma vardık, hatta inanmazsınız yanına bile vardık. vardık ama yanında yöresinde bina yok , her yanı yol… e türksat yazan tabelası da yok hiç bi yerde.. e nerde bu bina. biz yanlardan bi yere park ettik… telekomun orda kapıda bekleşen adamlardan birine sorduk burda türksat varmış hem de il genel müdürlüğüymüş nerde orası dedik.. der demez ordan bir güvenlikçi amca bize “ füyiitt” etti ( ıslık çalarak seslenmenin yazabildiğim hali ) tabi bu fiyuklama öyle çok yıkmadı ortalığı, bize “uydunetse ben yardımcı olayım” dedi… ben, uydunet mi burası dedim, evet ne vardı icra mı? diye sordu… anlattık, ismimize olan kablonet ve teledünya paketini şirketimiz üzerine faturalandıracağız dedik.. haaa icra değlise tamam dediler… ben hemen sordum abi burda niye tabela yok?… cevap şok ediciydi…. “ohoo buraya tabela assak başımız belaya girer.. müşterilerden kurtaramayız kendimizi”dedi.. şok olduk tabii, adamlar kamufle olmuş yahu şehrin göbeğinde… kamufle bir merkez binası.. hizmet için var olan bir kurumun, bri şirketin genel merkezi sinmiş.. saklanmış… neyse dedim, biz işimizi halledelim de. tabelasız mabelasız bulmuşuz, hem kapıdaki enteresan güvenlikçiyi de geçmek üzereyiz… 3 kişiyiz, kimliklerimizi aldı. bize muhatap olacağımız katı söyledi.. söyledi ama hani o behsat ile süheylin sunduğu garip bir pazar akşamı programı vardı ve orada seyircilere akla ziyan oyunları oynatmadan önce tarif ederlerdi.. hah o kıvamda bişey tarif etti emmi bize ( emmii amca abi hep aynı şeyi işaret ediyor ). tarifi şu, sola girin, sağa dönün, yarım merdiven inin, asansöre binin, 4. kata çıkın, yarım kat aşağıya inin, sağdaki kapı… hönk? vat da f… ( yaa nası ama ;) şii )

dediğini yaptık, hakkaten de turksatın katı 3.5 katmış… adamlar 3.5 rakamının tüm eylemlerini yerine getiriyorlar… siniyorlar, tabelalarından sıyrılıp, müşteriden saklanıyor ve 3.5uncu kata sığınıyorlar… piuuu

her neyse, kapıdan bi girdik, kimse yok, zaten girilecek bi yere de benzemiyor.. hani hizmet vermemek için var gibi sanki ( e haliyle gibisi fazla ), sonra kapıdan girince sağ yanımızda bi kapı daha gördük, kapıda girilmez tabelası ve yazısı var… ne sıcak bir karşılama, her halukarda psikolojiye oynanmış 3.5 akılla belli… kafadan istenmiyorsun burda subliminal mesajı ;) ver alttan ver alttan.. hey yavrum.. neyse, girilmez yerinde bi adam, sizin neyiniz vardı ben bakim dedi… girdik, girilmeze.. ben hemen selam, girilmezinize girdik ama kusura bakmayın artık dedim gülümsedim ;D e adam azcık bozuldu tabii, bunca yıldır değil mi… anlattık maruzatımızı, bize bi yer tarif etti gittik… içerideki arkadaşlara da aynı maruzatı anlattık… adamlar ne dedi bilin bakalım.. onu biz yapamıyoruz… voi… alla alla… nası yapamıyosuznu, siz genel merkez değl misiniz? genel merkeziz ama çok genel değiliz edasıyla ( tabelaları yokya ondan her hal ) onu şubeler yapıyor… e şube de bizi buraya gönderdi?! elemanalr bir birine baktı… yan masadan birisi, o geri zekalı tuğba yollamıştır yine varya o geri zekalı ( tuğba sana geri zekalı diyorlar dostum orda haberin olsun, artık kimsen senden bahsediyorlar, sanırım bizim uydunet hesabını mesabını açan sensin ).

yok o öyle olmuyor böyle olmuyor, e ne oluyor dedik ( zaten bir kurumda bir işin olanına rastlamadık ) dediler ki bizim kasamız yok, heiıı dedim bende jeton düştü… sizin tarifeniz ne diye sormak yok, taahhütünüz var mı yok mu durumunuz nedir biri inceleyim size bir çözüm üretelim yok.. önlerinde iki dilim baklava var herkesin boğuşup onu yemeye uğraşıyorlar… dedim biz taahhütlüyüz, geçiş yapamıyor muyuz.. dediler, bak o olmuyor ıdıdı bıdıdı ( aynı söylediklerinin değişik versiyonu ) ama ankara da bunun için bir şey yapmaya çalışıyorlarmış.. ulan dedim kendi kendime, sanki granite zeus heykeli oyuyorlar.. hizmet verip karşılığında para kazandıkları kişilere daha iyi hizmet için çalışmak durumunda değiller sanırım diye düşündürdü…

sinir kat sayım arttı tabi… 3.5’uncu kattan yukarı çıkıp, 4. kattan -0.5’inci kata inip, 0. kattan dışarı çıktık. kimlikleirmiz alırken dışardaki elemanla şakalaştık, şakasını sevmedik geri verdik.. bizim şakamız onda kalabilir.

gün boyunca süre gelen bu durumlar, gün içinde de asabımın bozuk olmasını sağladı.. sanki hiç kimsenin anlamadığı bir dili, hem de en bozuk şivesiyle ve de ısrarla konuşarak karşımdakilere bir şeyler anlatıyormuşum gibi hissettim.

eve geldim, gün içinde sakinleşme çabalarım sonuç vermemişti tabii… yoga mı yapsam napsam dedim, düşün o kadar uyduruk bir şeyi bile belki işe yarar diye düşündüm ( iki rekat namaz kılmam evet ;) ah hep bu iman eksikliğim çok boşluktayım çook bildiin gibi değil )

sonra, odamın karanlığında üzerimi değiştirirken pencereden baktım… şehrin yüzünü bir silüete düönüştüren gün batımını gördüm… gün çoktan batmış ama ardında son güzelliğini yapmakla meşguldü… göğün o kent ile bütünleşmiş ufukunda turuncu bir renk, grimtrak soluk mavi renge öyle güzel bir geçiş yapıyor du ki… birden tüm sinirim kısa bir an ile bile olsa gitti… şehrin betondan yüz bulan silüeti, bana huzuru arayışımızı anımsattı… huzurun tam ortasındaydık. tam ortasında olduğumuz için bulamıyorduk onu. huzur hep olmayan, sağda solda aranılan, uzakalrda olan birşeydi çünkü… çevrelendiğimizi göremiyorduk. zaten içinde bulunduğunun güzellikleri, göremez insan. kördür. hep sağına soluna, başkasının elindeki yağlı ekmeğe bakar… keşke benim de olsa der.. kendi reçelli ekmeğini, o ekmeği yoksa bile onu kazanma umudunu yitirir… sonra evlere baktım, beton ormanın yapay kovuklarına. tüm çabamız o yığınların içinde, şehir yaşamı denen marketin raflarına dizilebilmek, terimizi akıtıp o rafta yerimizi alabilmek. sonra sırtımızı döndüğümüz o güneşi unutup, sahte penceremiz tvden bakıp baldız baldan tatlı tuğ dizisini izlemek… ne gerek bize tabelalı kurum ;)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s