Çıtçıtlı Kalem

Yıl 1988 Giresun. Gazipaşa ilk öğretim okulu 2. sınıftayım,  o yıllarda restorasyonu başlamış tarihi bir yapı olan ana binada eğitim yapılamayacağı için öğrenciler ek binalara dağıtılmıştı.

bizim sınıf da bu ek binalardan en köhnesindeydi. tamamen çinko çatı malzemesiyle kaplama, açılır penceresi olmayan bir barakaydı. ortadan kesilmiş bir silindir şeklindeydi. sanki bir varil yan yatırılmış ve yarısına kadar toprağa gömülmüş, biz de o varilin içinde derslere giriyor gibiydik. dışı tamamen kahverengiydi. belki boyası belki de pası idi o rengi veren, şimdi tam hatırlayamıyorum…

yağmur yağdığında derse araverirdik, hemen her yağmurda değil ama çoğu yağmur derslerimizi aksatırdı. bir öğrenci için derslerin aksaması kadar güzel birşey yoktur bence. ha bir de kar tatili :)

yağmur çiğselese dahi tıkırtılarını duyardık çinko çatı sayesinde, içeride yanan cılız fluoresan lambalar, bulutlarla kaplı ve oldukça kasvetli bir Giresun gününü o barakanın içinde aydınlığa çevirmeye yetemiyordu elbet. zaten pencere denilen şey ufak bir kare, ne kadar ışık sızabilir ki içeri…

o yağmur tıkırtıları uykumuzu getirirdi. muhtemelen bir çok kadının geçirdiği orta yaş bunalımını ağır yaşayan öğretmenimiz, o yıllarda sinir hastalığı tedavisi görüyordu ( ikide bir doktora gidip ilaç yazdırırdı çünkü ).o yazdırdığı  ilaçları bazen derste de kullanıyordu, e üzerine bir de yağmur yağınca sanırım uyku hem öğretmenimizi hem de daha bebe sayılacak bizleri yavaş yavaş ele geçiriyordu… ama uyumuyorduk :)

yağmur sağanak yağdığında ise barakanın içi bir curcunaya dönerdi. sık ve tombul damlalar, binlerce bandocu öğrencinin barakamızı trampet niyetine kullanırmışcasına gürültülü olmasını sağlıyordu ( dolu yağdığında nasıl oduğunu siz düşünün varın : )… vietnam savaşını anlatan filmlerde, amerikan askerleri tarafından tropik ormanlara kurulmuş çinko barakaları ve muson yağmurlarını gözünüzün önüne getirin. hah aynen o manzara :) bi palimeyler eksik, onun yerine çam ağaçları var.

yağmur o denli yağar ve gürültülü olurdu ki, derse bu ses yüzünden biraz ara verirdik, tabi o sırada aralardan defterlerimize, kafamıza vs damlayan sulardan da sakınmamız gerekirdi. bir tür eğlenceydi bu bizim bebe bünyelerimize.

sonra yağmur birden kesilirdi… yüksek sese o anlık alışmış kulaklarımıza ortam daha bir sessiz gelirdi… sağanak dinmiş, ağaçların dallarından barakamıza damlayan damlaların seyrek sesleri… sınıfta sessizlik hakim… bir tek, damlalar… tınn.. tınn.. ve birden…

çıt çıt…

hııı? o da ne? arkadaşlarımızdan birisi acaip bir şey kullanıyor, bir kaleme benziyor, tükenmez kalem mi?

hayır kimse yazı defterinde tükenmez kalem kullanmaya cesaret edemezdi… e öyleyse ne? yakından bakayım… inanılmaz.

bu bir kurşun kalem! hem de tükenmez kaleme benziyor… ucundaki kurşun tükenince açmaya gerek kalmıyor, üzreine basıp çıt çıt yaptırıyorsun ucu tazeleniyor! vaaaav… bu müthiş bişi! uzaylı teknolojisi!

herkesin ilgi odağı olur  o kalem, sınıf arkadaşımızın izin verdiği ölçüde incelenir. hatta bir de gösteri yapar… kalemin ucu biterse nasıl takılır diye. ya yazan yerinden yedek ucu sokuşturmaya çalışırsın, ya da tepedeki silgisini çıkartır. yeni ve yedek bir kaç ucu içine atar, silgiyi tekrar yerine koyar ve yeni uç kalemin ucundan çıkana kadar çıt çıtlarsın!

akıl alır gibi değildi :) hemen hayallerimizi öyle bir kaleme sahip olmak süslemeye başladı.

hayallerimizi süsleyen de bugünlerdeki gibi bir çıtçıtlı kalem değil, daha adi, mavi ve ya kırmızı saydam ve hemen kırılabilir plastikten yapılma markası bile olmayan  ( ya da atlas mıydı neydi ) bir kalemdi. ama olsun. o çıt çıtlı kalemdi!

peki nerden bulunurdu bu çıtçıtlı kalem? arkadaş söylemiyor, dokundurmuyor bile :) temel insan psikolojisi, özellik kendisinde kalsın ister… aramalar başlasın… bu kalemden bulmalıydım ve sahip olmalıydım! herkes böyle düşündü sınıfta :)

çıtçıtlı kalemin sınıfımızda varlığının tespit edilişinden itibaren Gazipaşa İlkoulu 2.B sınıfı artık eskisi gibi değildi ve artık eskisi gibi de olamazdı…

ertesi gün sınıfa geldiğimde, çıt çıt sesleri artmıştı, 3-5 kişi daha çıtçıtlı kalem sahibi olmuş, oturdukları sıralarda ilgi odağına dönüşmüşlerdi. Çevre sıralardan da toplaşanlarla birlikte sınıfın içi küçük adacıklara bölünmüştü :) çıt çıt adacıkları…

çıtçıtlı kalem sahibi olmak artık bir prestij sembolü haline gelmişti… ama nereden bulunurdu ki bu? alanlar söylemiyordu… e git bir kitapçıya sor değil mi? o yıllarda bu zamanki kadar bolluk nerede?

şöyle açıklayayım, varlıklı bir aile değildik.. bir bütün haşlama tavuğu sadece yılbaşı kutlamalarında pilavla yer ve senede bir kere 1 litre kola içerdik ( her güzel şey eğer şanslıysak senede bir kere olurdu, yani o da yılbaşı demekti : )

varlıklı bir il de değildi Giresun,  her köşebaşında kırtasiye vs bulunmazdı. hiç birşey bulunmazdı :) bulunan herşey de çok pahalıydı… ha bize ekstradan pahalıydı ama yine de pahalıydı… o yüzden öyle gidip bulabildiğiniz bir kırtasiyeye çıtçıtlı kalem sorasanız bile olumlu yanıt alabilme ihtimaliniz oldukça düşüktü… zira öyle de oldu.

bu çıtçıtlı kalem meselesini anneme açtım, durumu izah ettim. bak anne dedim, itibarım söz konusu :) sağolsun annem beni kıramaz, asla da kırmamıştır. o yokluğumuzda gidip kırtasiyenin birinde çıtçıtlı kalem sorduk…

adama anlatıyorum, böyle ucu oluyor, gövdesi mavi, çıtçıtlı, böyle basınca ucu çıkıyor kurşun kalem diye :) ama kırtasiyecinin aklı almıyor, türlü kalem getiriyor, ya bildiğimiz kurşun kalem ya da tükenmez kalem… yok yok yok. dimağ durdurucu bişey o yıllarda :))

tabii bi mühlet bulamadım o kalemden ama vaz geçmedim. arada sırada evimizin yakınındaki o kırtasiyeyi kontrol ettim. sonra bir gün…

kalemlerin arasında çıtçıtlı kalemleri gördüm. o kutsal şey bizim mahallemize de gelmişti artık! ulvi bir gündü ve muhtemelen benim de bir çıtçıtlı kalemim olacaktı…

koşarak eve gittim ve annemi durumdan haberdar ettim, şimdi paramızın olmadığını daha sonra olunca alacağımızı söyledi :) sevindim, hep anlayışlıydım bu duruma… alışıktım. ne zaman birşey istesem ( ki çok şey isteyen bir çocuk asla olmadım ) ya hep paramız olmazdı ya da olsa bile alamaycak kadar çok pahalı olurdu, ben de hiç ısrar etmezdim. istiyorsam bildirir, durumu anlatır, alınabiliyorsa sevinir, alınamıyorsa sessizce kendi içimde üzülür ama kabullenirdim… ( bu arada babam evin ilgisiz elemanı, ailesini yok saymakla, tembel olmak, alkolik olmak ve bize her akşam kan kusturmakla meşgul, iddiasına göre varlığı bile yetiyormuş bize. )

sonra bir gün onu alabilecek paramız oldu, yani bugünün 50 kuruşu bilemedin 1 lirası olan o çıtçıtlı kalem, o yıllarda bugünün 5 lirası felandır, hani zaten zaz zor mal geliyor Giresun’a. e bize göre pahalı hocam :) 5 lira lan, kaç ekmek alıyo biliyormusun? hey gidim. defter kalem sene başında ve bir kere alınır. dikkatli kullanılır ve de sene sonuna yetirilir ;)

neyse gittik kırtasiyeye, bir de ne göreyim mavi kalemler bitmiş :( geriye kırmızı renkli dışı olan kalemler kalmış ( içindeki uçlar da kırmızı ). Annem  e bunlardan al ne olacak diyor. ben de disiplinliyim ya, motomot, böyle enteresan bir karakterim; kırmızı kalem, konuların başlıklarını yazmak içindir, olmaz! :) e içine siyah uç koy, yaz. yine olmaz, bu sefer erkek adam kırmızı kalem kullanmaz diye tutturdum ben, eğer başlık yazma kaleminin içine sıiyah uç koyup yazarsan ( yani ağırlıklı olarak bu renkte bir kalem kullanırsam ) kız kalemi kullanmış olursun! tam bir erkek! heyt yavrum :) ben.

beni ikna çalışmaları sürerken, kırtasiyeci birşeyi farketti. kırmızı kalemi alsak bile, içine koyacak siyah uçtan yoktu stoklarında. yani tam hatırlamıyroum ama 0,7 ile 0,9 farkı gibi bişi.. 0,5 kalem yoktu o yıllarda çok iyi hatırlıyorum ama sanırım siyah uçlusu 0,9 ve kırmızı uçlusu da 0,7 idi… o gün de alamadık. böyle günler geçti…

sonra ne oldu?

senenin sonuna doğru ben o kaleme eriştim :) ama, çıtçıtlı kaleme erişene kadarki manzara şuydu:

sınıftaki hemen herkesin artık birer çıtçıtlı kalemi vardı. normal kurşun kalem kullanan bir kaç kişi arada kalem açma bahanesiyle çöpün başında toplanır, kaçamak gözlerle birbirimize bakar… evet sen de fakirsin biliyorum derdik gözlerimizle birbirimize :) fakirlik edebiyatım o yıllardan başlamış :))

sonra,

üst kattımızda oturan kuzenlerim ( dayımın kızları ) benimle hep birşeylerini paylaşırlardı sağolsunlar, bazen etiket, bazen artık defter kapları vs… ve bir gün… bana az kullanılmış, mavi renkli, içinde yedek uçları da olan bir çıtçıtlı kalem hediye ettiler! çünkü kendilerinde fosforlu gibi duran böyle cırlak pembe renklilerinden vardı ve mavisini kullanmak istemiyorlardı. onu da bana vermeye karar vermişlerdi, biraz kullanmışlardı ama maviye sempati duyamamışlardı sanırım :) ilahi bir ses kulaklarımda çınlıyor gibiydi… ulvi bir aparatı elimde tutuyordum! çıt çıtlı kalem!

sevinçle hemen birşeyler çizmeye, onu test etmeye başladım… annem neredeyse 6 aylık olduğumdan beri anlamlı şekiller çizdiğimi söyler, resim merakım doğuştan yani… bakalım bu kalemle nasıl resim yapılıyor…

hmm, hissi kurşun kalem kullanıyormuş gibi değil de bir tükenmez kalem kullanıyormuş gibi. güzel yazıyor… ama bir den… çıt!

demek ki fazla bastırmaya gelmiyor…

ve işte o an…

ucunu açmak ta gerekmiyor! hahhaa.. olayın özü bu.. özelliği burda! yeni uç çıkması için silgili tepesine bir iki kere bastır ve iştee taze uç karşımda! çizmeye devam et…

kalemime geçte olsa kavuştuğum için mutluydum, yarın okula gittiğimde sınıfa bambaşka bir emrah girecekti :) çıtçıtlı kaleme sahip bir emrah…

sanki zenginler kulübüne üye olmak gibi birşey bu :) ha rotary kulübündesin ha çıtçıtlı kalemin var düşün, o ayak :))

sabah oldu… birtanecik annemin bir kere bile, kırışık, sararmış ve kirli giydirmediği yakalığımı, siyah önlüğüme taktım. her defasında kolalı.. her defasında tertemiz… ama o gün ayrı bir gündü. uzunca bekleyiş sona ermiş. ben de sınıfıma çıtçıtlı kalemim ile gidebilecek hale gelmiştim… gün başka bir neşe barındırıyordu içinde… okul denen şeyi zaten sevmezdim ama bu gün gitmek için başka bir bahanem vardı :)

evimizin çok yakınında olan okula güle oynaya vardım, yürürken zaman daha yavaş akıyor, hava daha bir güzel kokuyordu sanki…

okula varış, andımızı okuyuş ve süper paslı tenekemize çift sıra halinde marş marş…

sırana geç.. ilk dersin kitap ve defterini çıkar, çantanı sıranın gözüne koy :) kalem kutunu çıkar…

heheycanla ve yavaşça çıtçıtlı kalemini kalem kutunun içinde çıkar ve masanın üstüne koy…

etrafına sakin ve gizli bir bakış at… işte ben de sessizce aranıza karıştım çıtçıtlı kalemliler!

sonra birden dünyaya geri dön, zaman hızlıca aksın… çıtçıtlı kalem sesleri, çantaların klipsleri, sıraya defter, kitap koyma sesleri. ilkokul 2. sınıfa yaraşır bir uğultu ile çocuk seslerine karışsın… bu gürültünün içinde artık o çıt çıt sesinin hiç bir anlamı yoktu… o da sıradan bir kalemdi. herkeste vardı ve tek amacı, tek var oluş sebebi, kurşun kalem olma görevini yerine getirmekti… bir mekanizmaya sahipti, kalemtraşla açmıyordun hepsi bu…

ufak bir hüzün hissettim. o kadar çok beklemiştim ki bu ayrıcalığı. yaşadığım onca macera, onca heves ve kurduğum onca hayal, meğerse ancak sıradan olabilmemi sağlayacakmış… olsun dedim. ben kanaatkarım. bunca yokluğumun içinde bir farklılık da ben yaşayayım istemiştim. sıradanlıkla yetindim… bunun hissi de başka.. belki de daha sıcak. bilemiyorum…

tesadüf ki o gün çıtçıtlı kalemi olmayan diğer çocuklar da benimle aynı gün çıtçıtlı kaleme sahip olmuşlardı… herkes çıtçıtlı kaleme sahipti artık.

peki ya sonra?

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s