Kişisel İnternet ve Tasarımcılık Devrimim Öncesi Ben

27788393_10155230462323244_1380159110622276028_o 
20 yıl olmuş.Giresun Endüstri Meslek Lisesi. Kimsenin değerini bilmediği muazzam bir kurumdur.
Ne günlerdi. Yıl 1998, Lise son, laboratuvar dersimiz. Yani özetle, mezun olmaya yaklaştığımız son aylarda yapabildiğimiz kadar çeşitlilikte elektronik devre yapmaya çalıştığımız, becerilerimizi son düzlükte zirveye çıkarmayı hedefleyen muhtemelen en zevkli dersti.

Detaylarına aşağıdaki satırlarda çeşitli anılarla değineceğim.

Bu fotoğrafı bana gönderip nostalji denizinde beni ıssız bırakan sevgili arkadaşım Aykut, sol üst köşedeki gözü kapalı çıkandır :) Giresun’un en bilindik elektronikçilerinin oğlu.
Belki kendileri bile farkında değil ama aslında tarihi bir işletmenin hanedanı. Bu Aykut’un dedesi ( burayı gözünüzde 20’lerin siyah beyaz sessiz fimleri gibi hayal edin) olayı uzun yıllar önce şemsiye tamir etmekle başlatmış. Şemsiye (yanlış hatırlamıyorsam daha sonraları dikiş makinesi falan) tamir ediyormuş, çünkü pratik el aleti olarak o yıllarda bir tek şemsiye varmış diye tahmin ediyorum, sonra radyo icad olunup ve yaygınlaşmaya başladığında, ben bunun da bakımını yapar, tamir ederim deyip elektronikçilik serüvenini başlatmış. Babası ve ardından kendi bu mesleği sürdürdüler…

Onun yanındaki Yunus Emre;
O okulda neden varolduğunu, çevresinde olup bitenin ne olduğunu, bir senenin kaç ay ve kaç mevsim olduğunu, haftanın günlerinin sırasını dahi bilmeden geçip giden, kendisinden sanıyorum hala kimsenin haber alamadığı bir arkadaşımız.  Kayıp gençlik terimi insan olsaydı o kişi Yunus Emre olurdu :)

Onun yanındaki aradan gözüken sarışın kişi Cahit. Huzur içinde yatsın, genç yaşta mide rahatsızlığında aramızdan ayrılmak durumunda kalan bir arkadaşımız. Biraz asabi ama şakacı bir gençti.

Onun yanındaki Caner. Uysal, güler yüzlü, sessiz bir arkadaşımızdı. Çok sohbetim olmadı ama gayet iyi niyetli bir kişidir.

Sol alt sıradan devam edersek, karşımıza Özkan çıkıyor, aslında sessiz ama konuştuğunda vıcır vıcır sesi çıkan :) hakkında da çok bilgim olmadığı bir genç.

Onun yanında Umut, bir kayıp gençlik daha, onun da babası bir elektronikçiydi ancak bu mesleği devam ettirmeyip işsiz güçsüzlüğü seçmişti. Ailevi problemleri o kadar yoğundu ki, okul ve arkadaşlık ilişkilerine oldukça yansıyordu. Ziyan olmuş bir potansiyel.

Onun yanında Muharrem Zümre. Bizden ilk sorumlu birincil meslek öğretmenimiz. Efsanevi insan. Sınıfta herkesin aynı anda saygı ve sevgi duyduğu tek otoriteydi.
Dersi çok iyi anlatır, dersi dinleyen herkesin mutlaka anlamasını sağlardı (Yunus Emre hariç, ona ne yapsan fayda etmez)

Mesleğine son derece hakim olduğu için, onu kafasında iyi kategorilendirmiş, nasıl anlatacağını iyi çalışmış, o yılların genç ama asla acemi olmayan öğretmeni. Yanlış hatırlamıyorsam ilk sınıfı da bizlerdik.

Sonra biz Lise 2’ye geçtiğimiz sene Muharrem hoca askere gitti. Diğer hocalar ise resmen bizim sınıfı piç ettiler. Bittik, mahvolduk. Hepimizde 7’şer 8’er zayıf. Mesela hiç kimse 2. sınıfta eğitimini görmeye başladığımız Dijital Elektroniği anlamamıştı. Sıfır ve bir’den öteye geçen yoktu.

Muharrem hoca  biz 3. sınıfa (borçlu) geçtiğimiz yıl askerden geri döndü. Gözlerine inanamadı ve bir mucize başardı. 2. sınıftaki yokluğunu, son sınıftaki bol bolaman zamana sahip  laboratuvar dersimizin haftalık sadece 2 saatini, bizim kaldığımız mesleki derslere ayırarak telafi etti. Kaldığımız bütün mesleki dersleri geçtiğimiz gibi şöyle söyleyeyim, mesela ben dijital elektronik dahisine dönüşmüştüm. (demek ki sorun bizde değilmiş) Kafadan öyle devreler tasarlar hale gelmiştik ki, şimdi o günleri düşündükçe şaşırıyorum. Müthiş bir öğretmendir. Müthiş bir elektronikçidir.

Tabii sadece bu fotoğraftaki kadar değildik. Sınıf yanılmıyorsam 26 kişi kadardı. Lise sonda ise 9 kişiye inmiştik okula devam edenler olarak. Hayır diğerleri bırakmamıştı, lise sonda ağırlıklı olarak haftanın neredeyse tamamı Laboratuvar dersiydi. biz geride kalan 9 kişi, staja gitmemeyi seçenler ya da gidemeyenlerdik. Stajı yaza bırakmıştık.

Şöyle söyleyeyim, müthiş eğlenceli günlerdi. Bir Laboratuvar deyip duruyorum ama aslında bir atölyeydi ( work shop ) :D

Lehim makinalarımız falan, her birimize bir adet kocaman masa (sayımız az çünkü)
Dünya bankasından bağışlanmış onlarca İngilizce elektronik kitabı. Ayrıca ELO elektronik ve ANTRAK yayınları :) İngilizcem iyi olmaya yatkın olduğu için o yıllarda Muharrem hoca bana çevirtirdi bazı kitapların içeriğini. Sanırım o yüzden ingilizcem şu anda gayet iyi ( gerçi lise 1 de aldığımız haftada 1 saatlik “sıkı” ingilizce eğitimizin de hatrı var)

Bu fotoğraf çekildiği yıllardaki bilgiye erişimimiz kitaplarla ve öğretmenlerimizin anlattıklarıyla oluyordu mesleki açıdan. İnternet’e erişimimiz yok. Olsa bile o yıllardaki internet bugünkü gibi değil :)

Manzarayı şöyle genişçe anlatmak gerekir bu yazıyı okuyan yeni kuşaktan birileri olursa diye;

Atölyemizdeki en yenilikçi şey, yeni lehim makinelerimiz ve ısınınca çok duman yapmayan lehim olurdu. Lehimin çok duman yapmaması önemli, zira o duman aslında buharlaşan çinko-kurşun karışımı ve içindeki türlü bileşiklerdi aslında. Yoğun bir atölye dersinde havada bir bulut tabakası gibi asılı duran bu dumanı soluğumuzu bilirim, öğretmenler bize ayran ısmarlamışlardı ölmeyelim diye :)))))

Bu arada o yıllarda elektronikçi olmak şimdiye nazaran biraz daha zor. Yani gidip rahat rahat elektronik devre elemanı bulamıyordunuz. İnternetten hoop gireyim türlü devre elemanını sipariş edeyim kapımıza gelsin, ya da gideyim çarşıya ineyim istediğimi alayım gibi bir şansınız yok. 1998 yılından ve Giresun’dan bahsediyoruz :) teknik olarak bugüne oranla insanlığın ilk çağlarına denk geliyor!

Yani şimdiki gibi, hazır devreler, arduinolar, raspberry pi ve yardımcı ekipmanları yok. plakete basmak için printerdan transfer kağıdına çıktı alayım da gidip plakete basayım yok. herşey elle. az uğraşmadık kalemle çiz, asitte bakır plaket erit falan. ne güzeldi.

Devam edelim…

Bir elektronik devre yapmak için 3 alternatife sahiptik, yani şakasını yaptığım kadar vahim değildik. Daha vahimdik :)

İlk alternatif; eski elektronik cihazlardan parça sökmek. Direnç, Transistör, Kondansatör. Kullanılabilecek ne varsa. Radyo Televizyon vs’den söktüğümüz bu parçalarla görece basit elektronik devreleri çok masrafa girmeden yapabiliyorduk. Bir nevi geri dönüşüm.

İkinci alternatif; Engin elektronik. Ulan! neyse :) EML Elektronik öğrencilerine parça satmaya tenezzül eden elektronikçilerden en bilindiği. Okula da en yakını. Şöyle söyleyeyim, bugünün parasıyla 1 kuruş etmeyecek bir direncin tanesini 1 liradan satıyor, onu da 10 tane satıyor sana en az, ve senin o direçten yalnızca 1 taneye ihtiyacın vardır. Ha al sonra da kullanırsın orası ayrı bir konu ama bazı günler ve durumlar oluyordu ki, bir parçayı mesela başka hiç bir zaman kullanmayacaksın, senin ödevin ve diğer arkadaşların başka devreler yapıyor. Zarardasın.

Bir de şöyle bir ekleme yapayım, elektronik bölümü hiç ucuz bir bölüm değildir. Biz de gayet fakir bir aileydik ( edebiyat parçalamayayım şimdi burada) çektiğim sıkıntıları bir ben bilirim. Bu okula bilimsel bir kuruluşa en yakın bir kurum olduğu için gitmeyi kendim istedim. Tüm zorluklarına rağmen iyiki de gitmişim. Çocukluğumdan beri belgeseller, kitaplar, ansiklopediler, bilim ve teknik dergileri peşinde koşarım. Ayrıca doğdum doğalı neredeyse resim çizerim. Her neyse :) üçüncü alternatif ile devam edelim…

Üçüncü alternatif ise İstanbul;
İstanbul’a giden bir bölüm öğretmenine, yapılacak elektronik devrelerin Giresun’da olmayan ve geri dönüşümden elde edemeyeceğin parçaları sipariş edersin. Topluca sınıf bir liste hazırlar. Ona göre para toplanır ve devre malzemeleri sana 1000 km uzaktan bir iki haftada gelir. Pahalıydı. Genellikle üzerinde entegre devreler bulunacak ya da bazı türleri kolay bulunmayan FET, MOSFET transistörlere sahip karmaşık sayılabilecek ödevler teslim edilecekse bu masrafa girilirdi. Düşün lisedesin.

Bir de bilgisayar lab.’ımız vardı. IBM Aptiva marka 486 DX 16 bit (66MHz) işlemcili genellikle 8Mb EDO ram’li üzerinde win 3.1 kurulu bilgisayarlarımız. Tam 20 adet.
Lise sonda, yani 1997 yılında bir arkadaşımıza ailesi, Acer Aspire ( tam olarak bundan ) üzerinde Windows 95 yüklü bir bilgisayar almıştı.  Bilgisayarın Windows 95’i CD’de değil, tam 25 adet 1.44 MB’lık manyetik diskette gelmişti. Muharrem hoca da bu disketleri arkadaştan rica etmişti. Ertesi gün disketleri bir kutunun içinde getiren arkadaşımızın Windows 95’ini bilgisayarlarımızdan birine kurmaya çalışmıştık.

Düşün Tam 25 tane disket, kutuyu tuttuğunda baya ağırlığını falan hissediyorsun, çeyrek kilo falan varlar :))) içinde de windows 95 var yani Microsoft’un “Başlat” tuşunu koyduğu, ilk gerçek işletim sistemi.

Tabii bu deneme başarısız oldu çünkü 16. diskette mi ne sorun vardı ve bu yüzden kurulum ilerleyemiyordu :))))

Kurulumdan vazgeçildi tabii. Bir kaç hafta sonra Muharrem hoca CD sürücüyle çıkagelip, nereden bulduysa artık Win 95’i CD’den bilgisayarlarımıza tek tek yükledi. Tabii her bilgisayarımıza RAM arttırımı falan da yapıldı.

İşte o bilgisayarlardan birinde ilk defa Paint’de bir resim yapmıştım. Giresun Adası’na doğru giden bir kayıktan perspektif bir çalışmaydı. ilk dijital sanat eserim :) 1997 tam 21 yıl olmuş. Kaydetmeyi biliyor olsaydık o resmi kaydedebilirdim. Şimdiye antika sanat eserleri kategorisine alınabilirdi :)))

O yıllarda defterlerim ve kitaplarımın kenarları hep karalamalarımla doluydu. Arabalar, uçaklar, sanal gerçeklik gözlükleri, dokunmatik ekranlı cihazlar (Satranç oyunlu kahve sehpası) yazar çizer tasarlardım. Yıl 1995-98’den bahsediyoruz.

O yıllarda okulumuzda internet yoktu. daha Google kurulmamıştı. internet Explorer yok. Netscape var o da daha geliştiriliyor falan :) TV izler, radyo dinler, dergi okur, şanslıysak arada sinemaya giderdik. Dışarıda gezer, sohbet ederdik. Cep telefonlarımız yoktu. Cep telefonu lüks bir şeydi.

Gençler o yıllarda cep telefonu şöyle bir şeydi. En popüler telefonlar Ericsson GH 688 ve Nokia 3110’du. Bunların fiyatı 1000 dolar civarındaydı ( yani bugünün parasıyla 4 bin lira)  ve o telefonlarla yapabilecekleriniz sadece “alo” diyebilmek ve sms atıp alabilmek. hepsi bu. polifonik melodiler bile yok, yani telefon çaldığında sesler bipleme ve türevleri gibiydi. gerçek seslere yakın değildi. Kapsama alanı diye bir şey vardı. Telefon her yerden çekmezdi.

Telefon üzerinden resim alıp gönderemiyorsunuz, WhatsApp, messenger vs yok. 4G, 3G vs hiç birşey yok. (GPRS deneysel olarak var ama o artık efsanevi birşey, yani dolar milyarderleri falan kullanıyor)

Bakın işte bu üzerine satırlarca yazı yazdığım fotoğrafın çekildiği yıllardan itibaren ilk iPhone’un çıkmasına 10 yıl kadar var.

İnstagram yok, flickr yok, dijital fotoğrafçılık yok. Yemek yedim, kahve içtim dur fotosunu paylaşayım yok. Zaten yediğini içtiğini söylemek o yıllarda büyük görgüsüzlük sayılırdı.

Like denen bir kavram yok, Facebook’un da geniş kitlelere yayılmasına daha 10 yıl var ki o sıralarda Mark Zuckerberg daha orta okula gidiyor o yıllarda :) Facebook da yok haliyle.

Cep telefonundan 10 kere mesaj gönderdiğinde ve karşı tarafı bir kaç kere sen aradığında ocağına incir ağacı dikilmiş oluyordu :) o kadar söyleyeyim.

Renkli ekranmış, görüntülü aramaymış, kameraymış, telefonla fotoğraf çekmek, selfiymiş falan bunlar bilim kurgu. Bunların olacağını ön gören bizim gibi gençlere deli gözüyle bakılıyor, alay ediliyordu. Ah o gün bize deli diyenler, bugün iPhone kuyruklarında sabahlıyor ;)

Her neyse. 1997, 98’e geri dönelim.

Arkadaşlarımızdan birinin Cep telefonu vardı, bakın burası önemli bir konu. Çünkü o telefonun markası Netaştı :) yani bilindik yerli bir elektronik markası ve o telefon zamanına göre Ericsson ve Nokia’dan daha ileriydi. Aselsan 1919 diye de bir telefon vardı ve o da türdeşleri yabancı markalardan daha iyiydi. Hepsi yok oldu gitti ne yazık ki. O yıllarda ülkemiz cep telefonu üretiyordu.

Walkman’a sahip olmak hala önemli bir konuydu, iTunes yok MP3 yok, MP3 CD’si yok, VCD ve DVD playerlar da yok, ya da henüz yaygın değiller. Kimsenin evinde bilgisayar yok. Henüz o patlamaya bir kaç sene var. Eli kulağında.

1998 Haziran ayında mezun olduk. O yaz İnternet Cafe denilen olguyla tanıştım. Arkadaşlarımdan biri yeni yeni açılmaya başlanan internet cafelerden birinde iş bulmuştu. Beni de davet etti. O günden sonra uzun yıllarım internet cafelerde geçti. İnternet ile tanıştım. Bilgi kaynağı. Bunu anlatabilmek için ayrı bir blog yazmak gerekir.
Bu arada öyle WiFi, hızlı internet falan yok. Tüm bilgisayarlar sadece 1 adet 56K’lık bağlantıyı ortaklaşa kullanırlar. 10 ya da 20 bilgisayar :) bir Web sayfası ortalama 10 dk’da yükleniyor.

Network kurmak, bilgisayar toplamak sistem kurmak, işlemcilerin gelişimine tanıklık etmek. işletim sistemlerinin gelişimine tanıklık etmek. Window 98.
O yıllarda zorluklarla, uğraşıp, çalışıp, didinip bir bilgisayar sahibi oldum.
Exper marka intel Pentium II. 450MHz işlemcili 32 MB SD Ramli, DFI marka anakartlı, Philips 15 inç 800x600p çöüznürlüklü bir tüplü monitörü olan zamanı için güzel bir bilgisayardı. CD rom sürücüsü ve ses kartı da vardı. Bilgisayardan ses duyabilmek için ekstra bir parça gerekiyordu yani. Ekran kartım ise 3D özellikli değildi. yani normal göstersin yeter bir ekran kartı :) ama AGP idi.
Evimize İnternet de aynı sene girdi :) saati 25 kuruş masrafı vardı. Daha sonraları internet’e girebilmek için çeşitli paketler almak zorunda kaldık.

Win 98’den sonra “Millennium Edition” diye bir sürümü çıktı, namı diğer windows ME.
O sırada Adobe Photoshop ve Macromedia Flash ile tanıştım. Bilgisayar üzerinde ilk verimli sayılabilecek tasarımcılık serüvenim 1999 yılında başladı :) herşeyi kendi kendime deneme yanılma yöntemleriyle öğrendim. Tasarım teorisi, renk uyumu, şekiller vs hiç bir şeyi bana anlatan kimse olmadı. Tamamen kendi yeteneklerim ile bilgisayar kullanma becerimi birleştirdim.
O yıllarda hiç bir akrabam, beni tanıyan hiç kimse bu uğraşılarıma anlam veremiyordu. Deli ve eksik görüyorlardı beni. Zihinsel engelli muamelesi yapıyorlardı :)
Çünkü alkol ve sigara peşinde koşmuyor, futbol oynamıyor, bahsettikleri sohbetlerden anlamıyordum. Onlar da benimkilerden anlamıyorlardı. Hem benim ilgi alanlarım o günlerde onlara göre deli saçması, gereksiz şeylerdi.
Ancak benim gelişimimden ve uğraşılarımdan etkilenen bir çok akrabam, evlerine bilgisayar almış ama o bilgisayarlar onları kullanacak zekada ve yetenekte bir kullanıcıya sahip olmadıkları için atıl vaziyette eskimişlerdir.

Youtube yok, dolayısı ile video tutorialler de yok. CDROM Data o zamanın sınırsız interneti gibiydi. CD’den ayda bir film fragmanları izler, karikatürlere bakar, çeşitli yazılımları edinirdik. Winamp ve winamp skinnleri falan :)

2000 yılına girerken Y2K saçmalığı ortalığı kasıp kavurmaya başladı. 2000 yılına girince bilgisayarlar hata verecek ve tüm dünyada en iyi ihtimaller hayat felç olacak, kötü senaryoda ise yanlışlıkla ateşlenen nükleer füzeler dünyadaki tüm yaşamın sonunu getirecekti. Neymiş bilgisayarlarda masraf olmasın diye tarih hanesi hep çift rakamlı oluyormuş da, 99’dan 2000’e geçişte tarih hanesi 00 olacağı için bilgisayar bunu saldırı olarak algılayacak falan filan. Tüm haberlerde sadece bu var :) şahsen yeni bin yıla, bios ekranına bakarak girdim :D hiç birşey olmadı.

1998’den 2007’ye Giresun’da kendi halimde çeşitli bilgisayarlara sahip olma ve test etme imkanım oldu.
İnternet cafelerde, parklarda, bilgisayar toptancılarında çalıştım. Tasarımcılık yönümü geliştirmeye hep devam ettim. Bu yıllar içinde 56 kilobit’lik modemlerden 256K’lık ADSL hatlara geçtik. Ama ADSL’e geçene kadarki süre de çok güzeldi. SuperOnline ya da IXIR mini CD’lerini alır, onun içindeki kodlarla süreli internete bağlanırdık :) Lime Wire, Mesh kullanırdık. MIRC ile sohbet eder ICQ’ye ısınmaya çalışırdık. İlk Hotmail hesabımı 1999’da ilk Gmail Hesabımı 2004’de aldım :) O zamanlar Gmail sadece tanıdık referansı ile alınabiliyordu.

ilk cep telefonum ericsson t10’du. 2000 yılıydı yanılmıyorsam. Sonra nokia 8110. sonrasında da yine ericsson ve nokia türevleri.Yıllar içinde kendimi internet ile eğitirken, tasarımcılık yönüm de hızla gelişiyordu. Freenlance bir kaç iş bile yapmıştım :) derken 2007 haziranında bana İstanbul’dan iş teklifi geldi. Gel tasarımcımız ol diye :)

Hiç bir tasarım okulu okumamışım, eğitimi almamışım, tamamen kendi çabamla iyi kötü bir portfolio kasmışım bu portfolio’yu 2006’dan beri DeviantArt’a yüklemişim ki, bak o sırada deviantart diye bir site kuruluyor, ben oraya tasarımlarımı yüklüyorum, o tasarımlar beğeni topluyor, hatta kimi forumlarda tartışılıyor bu da bana iş teklifi olarak geri dönüyor. İnanılır gibi değil.

Tamam geliyorum dedim. Haziran’ın son günüydü. Atladım o sırada istanbulda okul okuyan arkadaşımın yanına gittim.  1 Temmuz 2007 Pazar günü İstanbuldaydım, Pazartesi 750 lira + sigorta ile işe başladım.  İşe girdiğimde çalışmaya başladığım yere o kadar iyi gelmiş olmalıydım ki, çalıştığım her ay maaşıma az çok zam aldım. Ünlülere site tasarladım. Onlarla tanıştım. İstanbul’da yaşamaya başladım.
Yurtdışına yine nereden baksan bir 20 yıldır uğraşmama rağmen açılamadım, çeşitli nedenler ve talihsizlikler ve de bolca yanlış yönlendirmeler sonucunda. Ancak hala peşini bırakmış değilim, bu da ayrı bir yazı konusu olsun.

2007’den beri İstanbul’dayım. Bir çok tasarım ajansıyla çalıştım. Hala tasarımcılık ve fotoğrafçılık ile hayatımı sürdürüyorum. Hatta kimi tasarımlarım çeşitli mecralarda ve toplantılarda gösterildi ( muhtemelen hala daha bir yerlerde gösteriliyor)

İşte bu yazının konusu fotoğraf çekileli 20 sene olmuş. O zamandan bu zamana yaşadıklarımın kısa özeti böyle.

Hayır ağlamıyorum, gözüme nostalji kaçtı :) sevgiler.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s