Arif V 216

26173830_2047635648802941_4666117697740145818_o

Cem Yılmaz’ın GORA ile başlattığı serinin devamı olan Arif V 216 için söylenecekleri en baştan özetlemek gerekirse, gayet güzel bir film olmuş.

Bu yazıyı çok uzun tutmayacağım, ancak içeriğinde değinmeden geçemeyeceğim bir iki nokta var.
Geçmiş ile günümüzün arasındaki toplumların yapısını ve insanların tahmmül farkını gayet net bir şekilde anlatmış bir film.

60’ların Yeşil Çam’ından girip Blade Runner vari bir Cyber-Neon punk evrene kadar uzanan yelpazede olması da, filmin bir diğer eşsizliğini yaratıyor.

Gerisi ise fantastik, komik bir macera. Benim için filmin içinde yansıtmaya çabalığı nostaljiden ayrı bir öneme ve nostaljiye sahip bir yapım.

Sinemada izleyin, gülün eğlenin, kaliteli bir görsel şölenin tadını çıkartın.

( not: 60’ları ya da 2000’leri yeniden yaratmak için sarfedilen çaba takdir edilesi. Efekt denilen şey bilgisayarda bir tuşa basıp iki tıktıkla olmuyor. izleyip geçtiğiniz her bir sahne müthiş yoğun emek gerektiriyor, Arif V 216’da bu emeği bileğinin hakkıyla yansıtıyor. Hani bilemeyenler için söyledim.)

Reklamlar

BRIGHT

bright-banner

Will Smith’in fantastik bir dünyada bir ork ile ortak polis memurluğu yaptığı Netflix filmi BRIGHT, özünde los angeles’da geçen yüzüklerin efendisimsi bir hikaye.

Hikayenin geçtiği dünyada ise ağırlıklı olarak üç adet tür öne çıkıyor. Elfler, insanlar ve orklar. Elfler zeki, çevik ve genellikle “ahlaksız”, orklar ise aptal, ayı gibi ve genellikle “ahlaksız”. insanlar da bildiğimiz gibi. ( buradaki ahlak ölçütü insani değerlerden yola çıkıyor)

Burada yüzük yerine daha geleneksel bir item olan sihirli değnek kullanılmış. Çok nadir bulunan bu sihirli değneğe sahip olmak herkesin istediği bir olay. Çünkü bu değnek ile ne istersen yapabilyorsun, bildiğin masal işte. Bu değneği kullanabilenlere ise “bright” deniyor. Değneği gören kafayı yiyor, ooolum bunlar neler yaparız biliyor musun moduna giriyor, kanun manun, töre möre artrık ne varsa unutuyor. Polisler anında görevlerini unutuyor, çeteler birbirine giriyor falan. Değneğin sihirli gücünden değil, insan olsun elf melf artık ne olursa olsun içlerinde bulunan bencillik ve aç gözlülük yüzünden.

Filmde baskın tür, elfler. Dünyayı onlar yönetiyor. En alt tabaka ise orklar. Bariz bir şekilde ırksal hiyerarşiyi ve kast sistemini yermişler. aslında sadece ırksal da değil, toplumun alt tabakalara ittiği, kendi gibi görmediği bugün ne varsa hepsinin temsili orklar.

Elfler ve orklar mistik ve sihirli şeylere yakın ırklar ama genellikle sihirli güçleri yok. insanlar gibi silahla vurulduklarında ölebiliyorlar. Ancak insanalrın aksine bu değneği kullanabilecek kapasitede olanların oranı orklar ve elflerde çok yüksek. insanların içinden milyonda bir bright çıkabiliyor.

Her neyse, filmi izleyen bir çok fantazi sever,  yani işte tolkien hikayelerine ve ona benzer türlere bayılıp o dünyanın hayali içinde yaşayan tipler kötü not vermiş olsa da. Benim gibi fantazi, yüzüklerin efendisi hobbit mobbit sevmeyen biri için bile aslında izlenebilir bir film olmuş. beklentiyi çok düşük tutarsan gayet izlenebilir bir film.

Ancak bana kalırsa bu sihirli dünya etrafında döneceğine, uzaylılarla entegre olmuş bir dünyada geçseydi daha eğlenceli olabilirdi. muhtemelen 80’lerin ve 90’ların uzaylılı dizisi / filmi “the alien nation” çakması durmamak için böyle bir yola sapılmış.

Aslında özetle olay şu ki, “orta dünya”da geçen bir “the alien nation” karması.

Olay bu iyi seyirler :)

http://www.imdb.com/title/tt5519340/

Star Wars: the Last Jedi

star-wars-last-jedi-imax-poster

Spoilerli anlatım olacaktır, çünkü insanları uyarmak gerek.

Disney’in haklarını satın alarak yaratmaya başladığı “yeni” Star Wars evreninin, 2015’de vizyona giren Force Awakens‘dan bu yana verdiği çöküş alarmı derecesi, bence bu senenin son günlerinde vizyona giren the Last Jedi ile iyice arttırmış durumda.

80’li ve 90’lı yıllarda ilk serileri TV’den izlemiş, 90’ların sonu ve 2000’lerin başında ise yine Lucas Film’in yaptığı yeni serileri (prequelleri) izlemiş bir Star Wars sever olarak, böyle bir giriş yapmaktan başka doğal bir tepkim olamazdı elbette.

Star Wars evreninin deli hayranlarından olmadığım kesin, kostümlerini giyip, koleksiyon parçalarını toplamıyorum ama tüm bunlar filmin bu denli bozulmaya gitmesini algılamayacağım anlamına gelmez.

Özellikle bu filmden itibaren Disney kendini iyice hissettirmeye başlamış. Hannah Montana Star Wars evreninde diyesim geldi. Mickey Mouse karakterlerin arasında boy gösterse sırıtmayacak bir hikaye anlatımı olmuş.

Efektlerden, renk tonlarından bahsetmiyorum. Ancak kimi zaman  ilk filmlerin nostaljisini yakalamak uğruna oldukça fazla detay gözümüze sokulmaya çalışılırken, diğer yandan kurmaya çabaladığı yeni maceraların örgüsündeki çiğlik çok göze batar seviyede.

Çok uzatmayayım, ya ben yaşlandım ya da bu tam bir çocuk filmi olmuş.
İki saate yaydıklarını son yarım saate sığdırmaya çalışmışlar. Film ikinci yarının ikinci yarısında başlıyor.

Eski karakterler bir ortaya çıkıp bir yok olurken anlıyoruz ki Disney aslında Star Wars ile büyüyen bizleri eleyerek, ergen nesle yöneliyor. Burası artık kesin. Milenyum kuşağına geçiş yapılmış.

KyloRen’in ergen tavrı boşuna değil yani. Çiğ bir ortak payda yaratılmaya çalışılıyor.

Yok sevginin gücü, yok bilmem ne,  aşırı sevimli kılınmaya çabalanmış aşırı acıklı ağlamaklı hayvanlar falan filan. Duygusuz ve moron bir nesle, acıma ve merhamet öğretme çabaları. Tam Amerikan, tam Disney. (eh başkası da beklenemez)

O yalın Star Wars heyecanı yok, olamazda tamam ama yerine zaten satabilecekleri action figürler, rebellion yüzükleri vs için heba edilmiş bir yapım var. Son sahnede anlıyoruz ki bu evren yıllar içinde Mc Donalds çocuk menüsü oyuncaklarına bile kurban verilecektir. Menü oyuncağı için şimdi de SW karakterleri kullanılıyor, işaret etmek istediğim nokta ileride sadece anlamı bu tamamen artık gizlemeden yapılan devasa bir oyuncak reklamı olarak lanse edilecektir.

Koleksiyonluk ve kimine göre saygıdeğer bir edebi eser olmaktan resmen çıkmış durumda Star Wars.

Jedi dininin mabedini de Yoda’nın hayaletine yaktırtarak, bu heyecana ve hayal dünyasına katılan gerçek dünya Jedi’larına
( evet Jedi dinine mensup hayalperest Star Wars sever insanlara)
resmen küfretmişler.
Ben oradaki mesajı; kitap mabed vs’ye dininizi indirgemeyin, güç içinizde gıdığını yidüklerim olarak algılamadım maalesef.

Ha bu arada Snoke’un da kimliğini öğrendik bu filmde,
yakından görüldüğü üzere bizim “Kardeş Payı ” dizisindeki Mehmet Cemcir’miş işte.
( hehe ben ona benzettim ) tipi aynı o :D
Gerçi öyle zart diye ikiye bölünmesiyle ve hoop aa öldü supreme lider…
Demek ki hakkaten Mehmet Cemcir’miş :)

Bu absürdlükler yüzünden filmdeki Star Wars evrenine ait asli durumlar falan artık dalga geçilecek bir hale bürünüyor. Kylo Ren gibi saf bir güç, yeni supreme lider, Luke Skywalker’in telekonferansla katıldığı uzaktan dovüşe, o halisülasyona ya da holograma inanıyor. Enerjisini boşa harcayıp, salakça avlarını ellerinden kaçırıyor.
Bu film bu kadar ham sunulmasaydı, üzerindeki devamlı bahsettiğim çiğlik olmasaydı, göze çok batmayacak bir detay ama izleyici olarak ben, filmin fantastik kısmından çoktan sıyrılmış durumda bu sahneyi değerelendirmek zorunda kalıyorum. Her neyse.

Dalgamızı da sonuna kadar geçtikten sonra derim ki, IMDB’deki gün itibariyle 8/10  puanı değil en fazla 6 puanı hakeden vasat bir Star Wars bölümü olmuş.

Bu arada Rogue One bir kere daha parlıyor bu yeni yapımlar arasında, şu ana kadar bence en olmuş diyebileceğim yapım o.

Umarım Han Solo’nun ve Obi Van Kenobi’nin anlatıldığı ayrı yapımlar en az Rogue One kadar iyi olurlar.

Baby Driver

Kitabı kapağına, filmi de fragmanına göre yargılamamak gerek.

baby-driver-poster

Spoiler içerir.

Kısaca:
Pis işlere bulaşmak zorunda kalmış, otomobil sürmekte oldukça yetenekli ve hayatı klip tadında yaşayan bir gencin başından geçen maceraları konu alan bir film.

Uzunca:
50’lerden 80’lere kadar bir çok klişe ve gizli ya da açık referansların bolca bulunduğu macera filmi Baby Driver ne fragmanı ne de konusuyla yargılanmaması gereken güzel bir film.

Kevin Spacey, Jon Hamm ve Jamie Foxx gibi üç önemli ismin yardımcı rollerde yer aldığı, Başrol oyuncusu gencin de hakkını vererek oynadığı bir yapım olmuş.

Ben en fazla, Transporter ile o başarısız Need for Speed filmi arasında bir yapım olacağını beklerken, kendine has dokusuyla oldukça güzel tadı olan bir film buldum sinemada.

Doku, bu filmin kendine has bir dokusu var, hafifden selam çakmaya çalıştıkları hızlı ve öfkeli’den, the Driver filmine kadar bir çok yapımın etkilerinden sıyırırsak, sinematografisi harika denilebilir.

Kesintisiz sahneleri ve müzikleri müthiş. Müzikleri sahnelere yedirme, müziği sinematografi ile birleştirme çabası takdir edilesi. Anlatılabilecek gibi değil. Saçmalayabilirim bu konuda.

Yansıtmaya çalıştığı romantizm ise tıpkı 50’lerin gençlik filmleri gibiydi.

Jon Hamm, Mad Men’deki Don Draper karakterinden sıyrılmak için elinden geleni yapmış. Bunu başarmış da. Jamie Foxx ise kötü adam karakterini Horrible Bosses filmindeki gibi değil, cidden kendini seyirciye tiksindirtecek gerçeklikte yansıtmış.
Tabii ki Kevin Spacey her zamanki gibi kendisi.

Bence kesinlikle arşivlik, arada tekrar izlenebilecek güzel bir seyirlik. 10 üzerinden bence 7.5 puanı gayet rahat hak ediyor. Sinemada izlemenizi tavsiye ederim.

http://www.imdb.com/title/tt3890160/

Ghost in the Shell

07494f09097ac9649752b76bf76bcebf

Cyberpunk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Ghost in the Shell, ilk olarak 1989 yılında Japonya’da bir Manga serisi olarak hayat buldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

90’ların ortalarına doğru ise Japon – İngiliz ortak yapımı ilk anime filmi gösterime girdi.
Geniş kitleler tarafından tanınması ise 2000’li yılların başında hayranlarıyla buluşan anime serisi ile gerçekleşti.

gist-cover

Ghost in the Shell, insanı insan yapan nedir sorusuna kendince bir cevap arıyor. Vücudumuzun ne kadarını değiştirirsek hala insan kalırız. “Ruh nedir? Bilinç ruh mudur?” gibi sorulara cevap arıyor. İnsanlar sibernetik organizmalara dönüşmeye başladıklarında hala insan sayılırlar mı?

Sadece vücudun sibernetikleştirilmesi değil, hafızalarımıza ve kişiliğimize yapılabilecek dijital müdahaleler yüzünden canlı organizmaya da sahip bir makine yine de insan sayılır mı, yoksa bizi biz yapan ve “ruh” olarak sandığımız şey aslında anılarımızın bir derlemesi mi?

Gerçeklik nedir?

En temelde sorguladığı bu kavramları bir polisiye hikaye ile harmanlayan Ghost in the Shell, türün meraklılarını kendine bu şekilde bağlıyor.

Her ne kadar Cyberpunk, steampunk vs sevsem de ben bu tarz animeleri izlemeyi Voltron, Laserion zamanında bıraktım :) yine de fikir sahibi olmak iyi birşey bence.

Gel gelelim Ghost in the Shell’in günümüzdeki sinema uyarlamasına.

Anime halini soluksuz takip etmiş bir iki arkadaşımdan filmi beğenmedikleri yorumunu aldığımı en başta belirteyim.
Ancak bu benim için geçerli olmadı. Filmi sıkılmadan izledim ve oldukça beğendim. Bunda Ghost in the Shell’i onlar kadar sıkı takip etmemiş olmamın etkisi büyük sanıyorum.

Film gösterime girmeden alevlenen bir tartışma da “white washing” olayı. Yani orjinal hikayede Asyalı olan karakterlerin, beyaz perdeye Avrupalı olarak  yansıtılması.

Hikayeyi yaratan adam ben ana karakterleri en başta Japon olarak tasarlamamıştım ki size ne oluyor demiş. Gerçi haklı da, zaten filmi izlediğinizde anlıyorsunuz neyin neden olduğunu. Dış görünüş aslında önemli değil. Bedenimiz aslında bizim kabuğumuz. Şu anki varlığımız organik bir makine içinde varolan bir ruh, “Ghost in the Shell” filmine göre olay bundan ibaret. (Kabuktaki Hayalet)

Ayrıca yapımcılar tüm ana karakterlerin Asyalı olması filmin izlenirliğini düşürürdü diye de eklemeden edememişler. Ticari kaygılar da yok değil.

Ben de filmi izlemeden önce Scarlett Johansson’un oynadığı ana karakteri, O’nun yerine kesinlikle Rinko Kikuçi oynamalıydı diye düşünüyordum. Ancak belirttiğim üzere Johansson’un oynamasında bir sakınca yokmuş cidden.

Neyse devam edelim;

Ghost in the Shell neymiş diye ilk defa duyup, Cyberpunk vs nedir bilmeden, sadece gideyim de bir bilim kurgu izleyeyim diye bu filme gidecek olanların karşılaşacağı manzara şu:

Bladerunner evreninde ki atmosfer ile Johnny Mnemonic teknolojisi harmanlanmış bir yapım gibi gelebilir ( tabii o filmleri izledilerse)

hatta kimi aa metriks çakması lan bu bile diyebilir, cehalettendir, bakmayın siz onlara.

Devamı geleceğini düşündüğüm ve de umduğum Ghost in the Shell, sinemada izlemelik güzel bir seyirlik. İzleyin ve izletin.

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell

http://cdn.halcyonrealms.com/animation/ghost-shell-genga-collection-art-book-review/

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell_(1995_film)

https://en.wikipedia.org/wiki/Ghost_in_the_Shell_(2017_film)

the Discovery

Başrollerini; Jason Segel, Rooney Mara ve Robert Redford’un paylaştığı Netflix yapımı the Discovery, ölümden sonra yaşam olup olmadığını sorguluyor.

images

Baştan sona soğuk, sisli ve olabildiğine depresif süren filmin atmosferi bana yine bir Netflix yapımı olan the OA’yı anımsattı.

Filmde Robert Redford ve Jason Segel, birer nöro biyoloğu canlandırıyorlar;

Redford ölümden sonra yaşamın varlığını bilimsel bir kesinlikte “kanıtlamış” ve dünyaya bu buluşunu duyurmuştur.
Bu sansasyonel buluşun duyurulmasının ardından dünyada intihar oranları hızla artmaktadır, çünkü artık öteki taraf diye bir yerin varlığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
insanlık bunu yeni bir başlangıç olarak algılar ve intihar oranları hızla artar.
Segel ise yine de şüphecidir, bu bulgunun doğruluğuna inanmaz ve olaylar gelişir…

Filmin ilerleyişi anlaşıldıktan sonra sonu tahmin edilebiliniyor. Arada bir kaç iyi ve bir kaç da klişe replik yakalıyorsunuz. Oyunculuklar kötü değil ama bence filmi Robert Redford sırtlamış doğal olarak.

İnsanlığın belki de en fazla merak ettiği konuların başında gelen bu soruya, yönetmenin ve senaristlerin nasıl bir yaklaşımda bulunduğunu izlemek isteyebilirsiniz yine de.

Bu tür bir mistisizme ilgi duyuyorsanız aslında izlenebilecek bir yapım olmuş.

Bana göre 6/10
http://www.imdb.com/title/tt5155780/

Rogue One

rogue-one-jyn-ersa-geared-up

Baştan söyleyeyim bol spoiler var.

Bu senenin Arrival ile birlikte merakla beklediğim yapımı Rogue One, beklediğime değen bir yapım olmuş. Gidin. Ama mümkünse 3D olmayanına gidin çünkü bir anlamı yok. Boşuna gözlük takıyorsunuz.

Konusu gereği, 1977 yapımı Star Wars New Hope’un öncesinde geçen bir macerayı anlatan Rogue One, orijinal üçlemeyi izlemiş hayranlarının aslında yıllardır beklediği bir film.

Görkemli Ölüm Yıldızı’nın ( Death Star ) inşaası henüz tamamlanmıştır ve deneme atışlarına başlamışlardır. Bunu duyan ve zaten oldukça zayıf ve de dağınık olan asiler grubu artık teslim olmayı gözden geçirir haldedirler.

Bu arada faşist imparatorluğun baskılarıyla Ölüm Yıldızı’nın baş mühendiğisliğini yapan Nükleer Fizikçi Galip Ersoy, asilerin elinde büyümesini sağladığı kızı Jyn Ersoy’a yolladığı, seni unutmadım kızım etiketli ve ilk şarkısı ölüm yıldızıığğ ayırdı biziiiğğ isimli karışık kasetin arasına bir hologram sıkıştırır. Der ki, kızım ben oranın kadrolu mühendisi olarak çalıştım ama sigortam tam yatmadı, o yüzden bir de açık bırakdım, siz onu bulun onu oradan patlatın.

Bunu duyan Jyn, yanına üçbeş mahalle arkadaşını da alarak karakolu basmaya gider. Çünkü karakolda kotasız internet ve Ölüm Yıldızı’nın planları vardır. Oradan upload ederiz torrente der.

Karakola bir şekilde sızan kafadarlar, in aşşaa, çık yukarı, vur kır derken olayı hallederler.

Sonunda ise ölürler. Zaten öleceklerini biliyorduk, zira New Hope’da alınan planlar incelenirken, bu planları almak için çok değerli arkadaşlarımız canlarını vermişlerdir, iki dk delikanlı olun uyarısı yapılmıştı, Luke Skaywalker ve ekibi Death Star’a dalmadan önce.

Bu arada film bitişine yakın güzel süprizlerle seyircisini uğurluyor. Filmin sonu doğrudan 1977 yapımı 4. filme ( aslında serinin ilk çekilmiş filmine ) geçiş yapıyor. Orjinal Prenses Leia’yı tekrar görmek güzel oldu. Tabi CGI ( hem de başarısız bir tane ) ancak yine de güzel. Yuh dedim harika olmuş bıraktığı etki. Böyle retro futurist etkileri seviyorum :)

Gerçi filmin içinde, CGI ya da orijinal bir çok tanıdık karakter boy gösteriyor. onlar da filmin ayrı birer hoşluğu.

Önemli bir nokta ise başrolün kim olduğu. Bana göre Jyn Erso değil. Robot karakter, K2.

K2; maço bir imparatorluk robotu, asiler tarafından hacklenmiş. Aklına ne geliyorsa söylüyor, özü sözü bir bir robot. Delikanlı. Ayrıca oldukça da komik. Yeni fanatikleri türeyebilir. Kendine has bir filmi olsa izlenir.

Star Wars tema bakımından Hollywood’un 2. Dünya Savaşı’na Amerika’nın etkisi hikayesinden yürür gider. Faşizmi böyle inceler ve irdeler. Hatta benzer temadan yola çıkan bir çok film için ara sıra, “ulan holivud bakalım bu ikinci dünya savaşının ekmeğini daha ne kadar yiicen” diye de der dururum. Bu sefer Rogue One’da fotoğraf açısından Ortadoğuya Amerikan etkisi resmedilmiş. Yani bu sefer faşist, güç emperyal emeller için orada bulunan Amerika. Elbette subliminal bir mesaj bu. Bunu da bir pazar yerinin ortasında M1 tankına benzeyen bir makine ve yine o pazar yerinde patlayan bombalar ve de çıkan çatışmanın görsel tanıdıklığından anlıyoruz.

Ayrıca Force be with you teması abartı gibi duran bir dinsel çağrışım yoluyla aktarılmış, inanç kısmı ön plana çıkmış. Ortadoğu ve doğudaki yaygın inanışların Star Wars’dan yansıması gibiydi, güce olan inancın abartılması.

Aslında söylenebilecek çok şey var ama elbette sinemada izlemek daha güzel. Arşive girmeyi kesinlikle hakediyor ve hatta sanıyorum bence bu film 7. filmden bile başarılı.

bence 8.5 / 10

İyi seyirler.