Xiaomi AmazFit Bip SmartWatch

İnceleme yazısını buradan okuyabileceğiniz Xiaomi Redmi 6 Pro telefonumdan bir kaç ay sonra aldığım akıllı saatim AmazFit Bip‘in teknik özelliklerini de şuradan görebilirsiniz.

Şubat ayından beridir hemen her gün severek kullandığım bu akıllı saatin, kutusunu açar açmaz edindiğim ilk izlenim yine beklediğimden iyi bir ürün almış olduğumu düşündürmesiydi.

Hepsiburada’dan satın aldığımdaki fiyatı 370 lira olan AmazFit, açıkcası kaliteli görünümüyle gayet şık bir “giyilebilir bilgisayar”.

Bileğinize taktığınızda kaliteli ve pahalı hissi veren cihazı kutusundan çıkartır çıkartmaz öyle hemen kullanamıyorsunuz haliye. Kendisiyle birlikte gelen şarj standına oturttuktan sonra biraz şarj etmeniz gerekiyor.

Telefonunuza MiFit uygulamasını da kurduktan sonra, Bluetooth üzerinden saatinizi telefonunuza tanıtıp, eşleştirmeye başlıyorsunuz. Şarj olurken bir yandan da telefonunuz üzerinden çeşitli güncellemelerini kendisi yapıyor.

Saatin plastik olan gövdesi metal gibi bir his veriyor. Bileğinizi saran plastik kayışı da bir o kadar yumuşak ve kaliteli.

Dokunmatik ekranı ise her zaman açık modda. İsterseniz bilek hareketinize duyarlı bir şekilde aydınlık moda geçip daha görünür hale geliyor, isterseniz de yan düğmesine basarak. Ama her zaman görülebilir bir ekran.

Ekrandan okuduğunuz bilgilerin size gösteriliş tarzını da telefonunuza kurduğunuz MiFit uygulaması ile değiştirebiliyorsunuz. Şık kadranlı saat temalarından, tamamen sporcu cihazı görünümüne geniş sayılabilecek temalar var. Ben; adımsayardan, kalp ritmi ölçere, edinebildiğim tüm bilgileri tek ekranda veren temayı seçtim.

AmazFit akıllı saat, arkasına yerleştirilmiş lazerli bir düzenek ile nabzınızı ölçüyor. Gayet başarılı diyebilirim. Ayrıca GPS ve hareket sensörleri ile adımlarınızı, yaktığınız (tahmini) kalori miktarı ile yürüdüğünüz mesafeyi gösteriyor.

Gün içinde koltuğunuzda 1 saatten fazla oturursanız, kalk bir tur at hacı naptın sen ohooo diyor :))
öyle demiyor tabii; ufak bir titreşimle sizi uyarırken, küçük ekranında şirin bir animasyon beliriyor.

Düzenli yürüyüşler yapan birisi olarak, saatin bazı sportif özelliklerini de test etme şansım oldu. Öncelikle siz hiç bir ayar yapmasanız da, o sizin her adımınızı kaydediyor ve MiFit uygulamasına gönderiyor.
Hem telefonunuzdan hem de saatin kendisinden, ne kadar yürümüş, hareket etmişsiniz, gün içinde kaç kere 1 saatten fazla hareketsiz kalmışsınız hepsinin ölçüm bilgilerini gösteriyor. Ayrıca saatin üzerindeki aktivite menüsünden yapacağınız aktivite türünü seçerseniz ona özel davranmaya başlıyor. Mesela ben yürüyüşü seçtiğimde GPS devreye giriyor ve daha keskin ölçümler yapıyor. Duraksadığımda otomatik duraksıyor, yürüdüğümde otomatik çalışmaya başlıyor. Aktiviteyi sonlandırdığımda ise, küçük ekranında yürüdüğüm alanın rotasının şekli ufak bir haritaymışçasına beliriyor. Bence güzel :)

Gerçekten ilgimi çeken en fazla ve hatta şaşırtan özelliği ise uykumu ölçmesi oldu. Saat kolunuzda uyuduğunuzda, telefonunuzdaki MiFit uygulamasına uyku kalitenizle ilgili veriler göndermeye başlıyor. Hiç bir şey yapmanıza gerek yok. Saat uykuya daldığınızı otomatik algılıyor ve bu çoğunlukla doğru ölçümler oluyor. Gece kaç saat uyuduğunuzu, bunun ne kadarı derin, ne kadarı hafif uyku olduğunu ve hatta bu döngülerin uykunuzun neresinde olduğunu MiFit ekranından size gösteriyor. Hatta ve hatta, bu sistemi kullanan diğer insanların arasında uyku süreniz, kaliteniz ne seviyede, onlara göre hangi oranda daha iyi ya da kötü uyuyorsunuz, hepsini gösteriyor. Ulan rüyalarımızı da kaydediyor mudur acaba diye düşünmedim değil :)

Bu oran orantı olayını aktivite kısmında da size sunuyor. O gün diğer kullanıcılara göre hangi oranda daha aktiftiniz size gayet detaylı sayılabilecek şekilde sunuyor.

AmazFit aynı zamanda resmen bir bağımlılık yaratıyor. Telefonunuza ikincil bir ekran takmışsınızcasına kolaylıklar sağlıyor. Öncelikle tabii saate bakmak için telefonu cebinizden çıkarmıyorsunuz. Evet bunu normal saatler de yapıyor :) ama normal saatler size, SMS, sosyal medya bildirimleri, WhatsApp mesajları vs içerik ve bildirimlerini AmazFit’in yaptığı gibi göstermiyor. Yani artık bir uyarı geldiğinde ilk önce telefona uzanmıyorum, bir çok spam sms için telefonu açmak / bakmak durumunda kalıp gıcık olmuyorum. Hava durumu vs için de öyle. Kimin aradığını da görebiliyor, Çağrıyı telefonu cebimden çıkarmadan sonlandırabiliyorum.
Ayrıca telefon titreşimde ya da sessizde olduğunda, yani telefonu duymama ihtimalimizin olduğu durumlarda, bileğimizi titreterek bizi ekstra uyarıyor.
Bu uyarının dozu, bu gibi şeylerden strese giren / huylanan ben için bile gayet makul. Panikletmiyor.

Ayrıca uykuya geçmeye başladığınızı anlayarak, kendisi de artık uyarıları size titreyerek bildirmemeye başlıyor. Titreşimi keserek uyarıları yine de kaydeden Amazfit, siz uyandığınızda otomatik olarak yine titreşimini açıyor. Ayrıca acil durum olabilecek uyarıları da ne olursa olsun size bildiriyor. Yani birisi sizi aradığında ilk önce titremiyor, ama aynı kişi sizi tekrar ararsa, lan bunda birşey var ne olur n’olmaz deyip sizi titretiyor. Bahele diyor; siz de hele hele diyerek uyanıyorsunuz. (n’olcak benim bu esprilerim)

Kesinlikle bağımlılık yapan bir cihaz. O kadar bağımlılık yaptı ki, bileğimden neredeyse şarj etmek ve duş almak dışında hiç çıkarmadım.
Zaten şarjı da uzun gidiyor. Aktif olarak GPS vs kullanarak devamlı yürüyüşler ile 4 ya da 5 gün dayanan şarjı, normal şartlarda 1 hafta ya da 10 gün rahat dayanıyor.
İşte bu yüzden hassas ciltli bileğimi bana hiç çaktırmadan hafiften (yaraya dönme ihtimaliyle) kızartmış ve aşındırmış. (Çok sıkı bağlamamış olmama rağmen)
Bu tabii hemen olan bir şey değil. Nisan ayının ortaları gibi oldu. Belki de kimine göre önemli olabilecek bir detay.

Ekranı hala çizilmedi. Sugeçirmez olduğunu sanmıyorum ama elimi yüzümü yıkarken de çıkamıyorum. Sanırım belirli bir seviyeye kadar dayanıklı, ancak asla havuza / denize girilmez ve duş alınmaz bence. O kadar da takmayın kardeşim hayret bişey :)

Genel olarak gayet beğendiğim ve harıl harıl kullandığım ve de verdiğim parayı sonuna kadar hakeden bir cihaz.

Bir de hani o çocukken kullandığımız Casio F91 kol saatleri vardı, yanındaki ışık düğmesine basar, yorganın altını aydınlatırdık. Hatta saatin pili yeniyse ışık tavana kadar yansırdı. O eğlenceli, hayal dolu zamanların havasını da taşıyor bu cihaz. Beni biraz da o hâlden yakaladı :)

Alın kullanın. Fiyat performans oranı 9/10

Not: Bir adet RedMi Note 7 yeni telefon siparişi verdim :) o da gelince bir inceleme yazısı daha yazacağım. Bakalım gerçekten 48 mpx’lik sensörü var mı, varsa da performansı nasıl. Göreceğiz.




First Man

Ay’a ilk ayak basan insan olan Neil Armstrong’un hayat hikayesinden kesitler sunan First Man, öncelikle belirtmeliyim ki bence güzel bir seyirlik.

FMN_Tsr1Sheet10_RGB_1_rgb

Film ne tam olarak bir belgesel, ne tam bir propaganda ya da dram sunuyor. Hepsinden kendi porsiyonlarınca biraz var.

Ancak öncelikle belirtmeliyim ki, bu filmi tam anlayabilmek için konuyla ilgili genel kültürün olması gerekiyor.

Bir Apollo 13 izlemiyorsunuz ama yer yer ona yaklaşan yanları da yok değil. Hatta ikisi de benzer bir konuyu işleseler de, sanki tamamen ayrı filmlermiş gibiler.

Filmin olayları anlatış biçimi, neredeyse tüm dünyayı soyutlayacak şekilde sadece Neil Armstrong’un bakış açısından anlatılmaya çalışılmış.

Filmin bence en çok şaşırtan kısmı ise Neil Armstrong’un aslında Buzz Aldrin’den hiç hoşlanmadığına dair bir etki yansıtıyor olması ve hatta Buzz Aldrin yer yer çok patavatsız ve silik bir karakter olarak resmedilmiş. Bu da hikayenin taraflı anlatıldığının bir başka göstergesi. Sanılanın aksine, demek ki cidden de yakın arkadaş değillermiş. Oysaki bunda bir mantıksızlık var. Beraber, tarihi ve ölme olasılığın çok yüksek bir göreve çıktığı insan Buzz Aldrin, her neyse.

Filmde gösterilen teknolojilerin, nasıl geliştirildiği ve teknik mücadelelerinden daha çok aslında ne kadar tehlikeli makineler olduğu çok yalın ve başarılı bir şekilde paylaşılmış.

Yani resmen aslında “teneke kutular”a binip birer intihar görevine çıktıklarını görüyorsunuz. O tenekelerin tehlikelerini, gerçekten de uçan tabut olduklarını çok iyi anlıyorsunuz.

Ancak konunun teknolojik ve psikolojik ve hatta sosyolojik boyutlarıyla benim gibi daha ilgiliyseniz, bu filmi izlemeden önce;

BBC yapımı Space Race belgesel serisini https://www.imdb.com/title/tt0461887/

Right Stuff filmini https://www.imdb.com/title/tt0086197/

Moon Machines, For All Mankind ve In the Shadow of the Moon belgesellerini

Hidden Figures filmini https://www.imdb.com/title/tt4846340/

izleyip, ardından bu filmi ve daha sonra ise Apollo 13 filmini izlemek size büyük keyif verecektir diye tahmin ediyorum.

Son söz olarak kesinlikle arşivlik bir film.

UPGRADE

Başrolünü  Logan Marshall-Green’in oynadığı Upgrade güzel bir seyirlik.
Ha daha güzel de olabilirdi orası kesin. Bence puanı 6/10, kafadan söyleyeyim.

İçinde güzel fikirleri barındıran, modern bir Robocop ile Kara Şimşek kırması bir kült yaratabilirmiş ve hatta biraz da Batman olabilirmiş. Dizisi bile yapılabilirmiş bunun bak.

Ne yazık ki olamamış.

Screen Shot 2018-09-02 at 01.13.29

Hikayeye gelirsek. İnsanın teknolojik olarak yapay zekalarla bütünleşmesinin biyolojik ve sosyolojik evrimimiz üzerindeki yıkıcı etkisini kendine has çarpıcı sahneleriyle ele almaya çalışmış.

Vurdu kırdı sahneleri kesinlikle çok iyi başarılmıştı. Daha olsa izlerdim. Dövüş sahnesi güzeldi. Neredeyse Luc Beson’un Transporter’ında Jason Statham’ın efsane dövüş sahnelerinin çekiciliğine çeyrek tık yaklaşabilmiş.

Hikaye yakın gelecek yerine, günümüzde geçip retro füturistik bir hava yakalasaydı daha etkili olurmuş.

Filmin sonu ise süprizli müprizli. Güzel olmuş. Hığ! vay ipne diyorsunuz. ama çok da vaaay aq, deyip ağzınız açık kalmıyor. Yine de güzel.

Malum ortamlar da izlenebilir. Pek sinemalık hali yok.

Ya işte, yapay zeka olsun, dövüş olsun, nano teknolojiye sahip faşist zombi insanlar olsun ben izlerim hacı bilim-kurgu iyidir diyorsanız kesin izleyin.

Son söz, lan bu Logan Marshall-Green bu bizim Tom Hardy’e ne kadar benziyor yahu!?
Filmi baştan sona Tom Hardy’i izlermişim gibi izledim. Ha çok da beğenmem kendisini o ayrı.

Neyse, çakma Tom Hardy’li bilim kurgunuza şimdiden iyi seyirler dilerim.

https://www.imdb.com/title/tt6499752/

Bonus: https://sosyalmekan.wordpress.com/2018/08/19/yok-olmaya-hazir-olun/

Yok Olmaya Hazır Olun!

Evet hepimiz bir gün öleceğiz. Bahsettiğim yok oluş, “senin gibi”lerin yok oluşu. Varlığının, temsil ettiğin, yapabildiğin ya da yapamadığın her şeyin yok oluşu. Off ne korkunç değil mi?

Soyumuzun sopumuzun alayımızın kuruyup gitmesinden bahsediyorum.

Koskoca evren, enerjisini saçıp savurarak “verim” almaya çalışan bir makine. Bazı açılardan oldukça verimli ama genel anlamda baktığında verimsiz. Yine de o kadar çok enerjiye sahip ki, seni beni yaratmış.

Bildiğimiz anlamdaki en karmaşık en gelişmiş makineyi, insan beynini. Yani anlamlandırma makinesini. Öğrenen makineyi.

Evrimsel biyolojide uyum sağlayamayan, gelişemeyen istisnasız eleniyor. Bu bir desen gibi. Her canlıyı hatta her maddeyi kapsıyor.

İlk “insanlar”dan günümüze adapte olamayanların tarihte izi bile yok. yontma taş devrinde, o taşı yontamayanı bir düşünün. Ona bakacak kimsesi yok ise, soyu yürümedi. Yani sosyal becerilerin – bağların ilerlemediği yıllarda taş yontamayanlar yok oldu. Taşı yontup, hayvanı en iyi avlayanlar baskın geldi. O hayvanın derisini giysi yapabilenler, soğuktan kırılmadı, soğuktan kırılmayanlar yayıldı. Yayıldıkça üredi, geniş kaynaklara erişti ve günümüze geldik. Bunların hepsi, birşey yapabilenler ve adapte olabilenler sayesinde oldu. Biz adapte olabilenlerin soyundanız.

Tarım, endüstri, medikal, yazılım devrimleri derken evrimsel biyolojiye oldukça müdahil olduk. Artık en hızlı koşanımız, ya da en iyi balta sallayanımız, at binenimiz değil de, en çok “bir şekilde” parası/gücü olan daha fazla üreme şansı yakaladı.
Toplumların ahlak ve türlü sosyal anlayışlarıdaki göreceliklerle birlikte; en zekii ya da en çakal olan yani kısacası bulunduğu ortama ve hitap ettiği kitleye, kişiye göre en donanımlı olanlar çoğalma şansına erişti.
Böylelikle atletik olmayan ama kendince / içinde bulunduğu mikro toplumca zekii insanlar da hayatta kalma şansı yakaladı.

Ancak durum hep böyle olmadı.
8 milyarı geçen insan nüfusunda ilk defa artık şehirlerde yaşayan; yani bakkala markete bağımlı, yakacağını yiyeceğini doğadan doğrudan değil de alış veriş merkezlerinden karşılayan insanların oranı %60 a ulaştı. Bu da ne zekii, ne de çevik hiç bir meziyeti olmayan yada yavan meziyetlere sahip insanların da varolmasına neden oldu.
Bu kişilerin oranı teknolojinin getirdiği kolaylıklarla artıyor. Hafızası çok kısa süreli, öğrenme ve uyum becerileri tam gelişmemiş yetişkinler çoğalıyor.

Peki kısıtlı kaynaklar ile daha hızla çoğalan insanların sonu nasıl olacak?
Mesela nüfusumuz 12 milyarı geçince? Kaynak kıtlıkları ve bu kıtlıklardan doğan savaşların benimsenmiş olacağı kesin.
Tabii bu kıtlığa teknolojik çözümler de getireceğiz.
Yapay et, sebze ve denizlerden arıtılmış tatlı su ile işleri bir süreliğine tatlıya bağlayacağız.
Evrensel gelir paylaşımı da benimsenirse insanlık biraz rahat eder hale gelecektir. Tabii bu süreç içinde bir kaç düşük yoğunluklu dünya savaşı, biyolojik, nükleer, kimyasal tehdit atlatmış olacağız. ideolojik ve dini karmaşalar da baya yıkıcı sonuçlar doğuracaktır ama insanlar en nihayetinde bunları aşacaktır. Nüfus düşmeyecektir. Demografisi değişecektir. Bu da bahsedeceğim türde zekii olanın değil, bir kitleye en çok hitap eden türün bir şekilde varolacağını ama insanlığa genel olarak çok katkısı olmayacak olanların varlığını sürdürmesi şeklinde ilerleyecektir.

Öyleyse nüfus gerçekten ne zaman düşecektir?
İnsanlar gerçekten üretememeye ve gerçekten atıl kalmaya başlayınca.

Aşağıda paylaşacağım TED videosu, insanların yapay zekalara tümleşik bir varlık olmaları gerektiğini ve bu uyumun mutlaka olabildiğince hızlı ve kuvvetli olması gerektiğini anlatıyor. Çünkü yüksek mühendislik gerektiren işleri yapacak kadar parlak zekadaki insanlar bile aç kalma tehlikesi içinde ki, kafası hiç çalışmayan çoğunluğun yok olması zaten işten bile değil. Doğanın yarattığı desenleme ve eleme sistemi burada da iş başında.

Anlamlandırma makinesi olan bizler, kendimizden daha ileri bir anlamlandırma makinesi yarattığımızda, artık doğanın o makineyi yaratmak için kullanmış olacağı birer atıl alet edevattan başkası olmamış olacağız.
Tekrarlıyorum Atıl alet edevat durumuna düşeceğiz.
Varlığımızı sürdürebilmemiz gerekiyorsa, en azından birer parazit ya da bakteri gibi simbiyotik bir varlığa dönüşmeliyiz bu yeni zeka ya yönelik.
Evrenin saçıp savarak sonuca ulaşmaya çabaladığı birer aletiz en nihayetinde.

Bu hemen yarın bir anda olmayacak, her zaman olduğu gibi uzun bir sürede gerçekleşecek ama bu sefer ivme artıyor. Binlerce yıl sürmeyecek ama yüzlerce yıla da kalmayacak. “Eeh ben öldükten sonra koyayım sonradan gelene” diyenler zaten var şimdiden yok olmuş sayılabilecek bilinçlerdir.

Uyum her zaman anahtar sözcüktür. 

Yaratılan bu yeni makineyi ihtiyacımıza göre şekillendirmeli, ya da eğer o makinenin kendi iradesi oluşursa, biz onun için gerekli şekle girebilmeliyiz ki varlığımız sürebilsin.

Ayrıca bu belgeseli mutlaka izleyin:
https://www.imdb.com/title/tt6700846/

Bonus:
https://sosyalmekan.wordpress.com/2018/05/14/boston-duplex/

Amerika’yı Boykot Etmek için Gerekenler Listesi.

Efendim öncelikle en baştan belirtmeliyim ki, bu aslında oldukça abes bir yazı. Çünkü bir kere “kime hitap edecek?” diye soru yaratıyor başlı başına.

Bu yazının hitap etmesini umduğum kitle, zaten “okur-yazar” tayfasından değil. Yani belki okuyup yazabiliyor ama bahsettiğim okur-yazarlık o değil. Anladınız siz.

Yine de kafalarında bağ kurma yetisi henüz gelişmekte olan gençler belki bu yazıya rastlar da, içinde bulunduğumuz günlerin absürtlüğünü bu sarkastik yazı ile kavramaya çalışırlar.  Benim de bir faydam olmuş olur diye hayal kuruyorum.

Lan Amariga agıllı ol lön!

Amerika’yı protesto etmek isteyen sevgili yurttaşlar. Sadece Coca Cola döküp iPhone parçalamak ile kalmayıp, daha fazla hangi Amerikan temelli ürün var hayatımızda öğrenelim ve ona göre yaşayalım. Daha sıkı protesto edelim değil mi?

Baştan uyarayım, sonra “hocu sön nopptön yööö” diye koca götlü ergen gibi böhürmek yok.

Madem bu yola baş koydun, reis seninle gurur duysun istiyorsun. Öyle sadece Cola dökmek, fotokopicide bastırdığın bir dolarlara burnunu silmekle olmaz.
Bu arada o fotokopi makinası Amerikan icadı.
( Tam bu noktada Mehter Marşı Remix versiyonunu dinleyerek “Apaçi” dansı yapmak isteyebilirsin, çünkü gün senin günün)

Dinlediğin “RAP” müzik Amerikan kültürünün bir parçası iken seni tanımlamak için kullandığım “Apaçi” terimi de aslında Amerika’da yaşayan (koloni öncesi zamanlarından kalma) bir kültürün ismi. Ama senin Apaçiliğin o asil millet ile alakalı değil. Onları Protesto etmene gerek yok.

Protesto etmeye başlayacağın ilk Amerikan ürünüyle başlayıp devam edelim:

Elektrik

Evet güzel kardeşim, Amerika’yı protesto etmek için elektrik enerjisini kullanmayı bırakmakla başlayabilirsin öncelikle. ( Nası yaaaa?!)

O yaktığın telefonu şarj etmek için kullandığın elektriğin barajlardaki üretiminden, evine ulaşana kadarki tüm teknoloji Amerikan temelli. Evinde AC gerilimi kullanmamaya başlayabilirsin. Yani prize bir şey takmayacaksın hacı.

Elektrik kavramı Amerikan icadı değil ama Elektrik şebekesi, o çok sevdiğin Ampul, prizler falan Amerikan icadı. Yani elektriği teoriden pratiğe dökenler Amerikalılar.

Yani Ampul de kullanmayacaksın. Edison ismini duymuşsundur. Hah onun icat ettiği hiç bir şeyi kullanmayacaksın bir kere.

Tuvalete gittiğinde deliği karanlıkta tutturmaya çalışırken huzurla sıçabilirsin böylelikle.

Zaten iPhone’unu yaktığın için telefonu şarj etmek gibi bir derdin de olmaz.

e Elektrik gitti buradan sonra bir şey yazmasak da olur.

Kısa tutucam zaten ama devam edelim.

Bu sıcaklarda bir şekilde kullandığın Klima. Yemeklerin bozulmasın diye koyduğun Buzdolabı.  Hep Amerikan icadı, bunları kullanmayacaksın güzel kardeşim. Yakacaksın bunları.

Kişisel bilgisayarlar ve cep telefonları ve de akıllı telefonlar. İnternet. GSM şebekesi vs.
Bunları da kullanmayacaksın. Bunlar hep Amerikan çıkışlı şeyler.

Twitter, Facebook, WhatsApp, Instagram başta olmak üzere bir çok uygulamayı, Windows, iOS, Android gibi işletim sistemlerini kullanmayacaksın. Bunlar da yüzde yüz Amerikan.

Çok sevdiğin Blizzard oyunları da Amerikan. Nvidia, AMD, Intel de Amerikan. Onları da mahallenin ortasında cayır cayır yakmalısın sevgili protest kardeşim.

Zivik kafası gibi kafanı cep telefonuyla arkadaşına çektirdiğin dijital fotoğrafından kroplayıp (kesip) kaslı erkek vücuduna “fotoşopladığın” Photoshop programı da Amerikan malı.

Adriana Lima’nın götü diye arattırdığın Google.  O Google’ı kullandığın Chrome / Firefox / iE / Safari internet tarayıcısı Amerikan. ( Muhaha ben Yandex kullanıyom ki dediğin Yandex’e bile internetten ulaşıyorsun o da Amerikan onu tekrar hatırlatayım)

Çok sevdiğin PornTube ve kanalıma hoş geldiniz diyerek apaçi dansı yaptığınız YouTube da Amerikan.

Ananın sana kızarttığı patates de Amerika kıtasına ait bir besin. Hani bol bol yiyordun ya. Artık yiyemiyorsun gerçi pahalandı çünkü (dıj güjler evet)

O patatesi kızarttığı çizik içindeki kanserojen hale gelmiş teflon tava da Amerikan temelli.  Onu da kullanmayacaksın.

O patatesin üzerin dökmeyi çok sevdiğin ketçap da Amerikan temelli sevgili asi kardeşim. Hamburgeri falan zaten biliyorsundur. Cola dökmeyi biliyorsun ya hani.

Şimdiye kadar ne var bir özetleyelim:

Elektrik kullanamıyor. Cep telefonu kullanamıyor. Bilgisayar kullanamıyor. İnternete bağlanamıyorsun Amerika’yı protesto etmek için. O çok sevdiğin patates kızartmasını da yiyemiyorsun.

Hmm devam edelim.

Uçağa da binmemen gerekiyor canım kardeşim. Serii üretim bandından çıkmış hiç bir otomobile de binmemen gerekiyor. Artık tabanvay mı gidersin, deveye mi binersin orası sana kalmış.

Telefon da etmemen gerekiyor. Bildiğin sabit hatlardan bahsediyorum. Alo diyememen gerek. Graham Bell ismini iyice hatırlaman gerek. Kendisi Amerikalı’dır.

Bak ne kolaylıklar sağladım sana, çevrendeki erişebileceğin bir çok nesne ile Amerika’yı daha da süper bir şekilde protesto etmeni sağladım.

Bu yazıyı okuduğun tüm araç gereç, hepsi Amerikan temelli benim güzel kardeşim. Hemen kapat ve bir daha bakma.
Bu bilgileri de hemen unut, çünkü Amerikan temelli araçlarla öğrendin.

Bence en iyisi git bir mağarada yaşa. Isınmak için ateş yak. Avcı toplayıcı çağlara geri dön. Mis gibi.

Bu arada son olarak götündeki %90 polyester donun hammaddesi polyester iplik de Amerikan temelli. O yüzden pamuk yetiştiriciliğine ve yün hayvanı üretimine geçebilirsin, ama dikkat et bu mamulleri işleyecek makineler de Amerikan malı olmasın.

Kısa kesmekte fayda var. 

Bugüne dek Amerika’nın 1790’dan beri onaylanmış tam 6.5 milyon patenti varmış sevgili protestocu milliyetçi kardeşim. Bunun yarısı senin hayatına girmiş olsa bile,
sana  girecek 3 milyon ürünü daha var en kaba hesap ile. Onları da bol bol protesto edersin.

“Türkiye’ye gelse de ucuz telefon alsak looo” diye dört gözle beklediğin Amazon‘da Amerikan. Telefonunu yaktığın Apple‘ın piyasa değeri 1 Trilyon dolar.
Sen o telefonu aldıktan sonra Apple onunla ne yaptığınla ilgilenmez canım kardeşim. Yakıyor musun, üzerin sıçıyor musun, yoksa göt cebine mi sokuyorsun zerre umrunda olmaz.

Bu protesto ettiğin dolar için de geçerli. Sen parasını verip aldığın o doları ne yaptığın ile Amerika çok ilgilenmez.

Bu protestoların bitti ise güzel ve asi kardeşim hemen sana daha iyi ve basit bir protesto yöntemi söyleyeyim. O da çok basit ve en etkin olanı aslında:

Üreterek başka ülkeleri geçebilirsin.

Bilgi, bilim, marka, tasarım, değer üreterek Amerika’yı da geçersin herkesi geçersin.
Araç gereç yakarak değil. Olay bu kadar basit.

Kaynaklar:
https://www.uspto.gov/about-us/news-updates/uspto-web-database-now-includes-all-patents-dating-1790

https://power2switch.com/blog/how-electricity-grew-up-a-brief-history-of-the-electrical-grid/

https://www.energy.gov/articles/history-light-bulb

http://www.edisonmuckers.org/thomas-edison-inventions/

https://classroom.synonym.com/list-alexander-graham-bells-inventions-7271074.html

https://www.energy.gov/articles/war-currents-ac-vs-dc-power

https://en.wikipedia.org/wiki/Polytetrafluoroethylene

https://en.wikipedia.org/wiki/DuPont

https://en.wikipedia.org/wiki/Adobe_Systems

https://en.wikipedia.org/wiki/Heinz

http://www.whatispolyester.com/history.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Photocopier

http://www.slate.com/articles/arts/culturebox/2011/07/a_history_of_air_conditioning.html?via=gdpr-consent

https://en.wikipedia.org/wiki/Refrigerator

https://en.wikipedia.org/wiki/Ford_Model_T

https://www.history.com/this-day-in-history/first-airplane-flies

http://lowendmac.com/2014/personal-computer-history-the-first-25-years/

https://www.uswitch.com/mobiles/guides/history-of-mobile-phones/

https://en.wikipedia.org/wiki/Martin_Cooper_(inventor)

https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_the_Internet

Han Solo’nun Hikayesi

Star Wars sevenler ve atıcılık derneğine üye olan bizlerin, belkide taa çocukluğumuzdan beridir beklediği filmlerden biri olan “Solo: A Star Wars Story”  fena değil seviyesinde izlenebilir bir yapım.

Screen Shot 2018-05-26 at 20.28.39.png

Film, Han Solo’nun; “liseyi bitirdim, yan kesiciliğe devam mı etsem, askere mi gitsem?” çıkmazıyla başlıyor. Kız da var amk, ne yapacağımı bilemiyorum derkenki süreçte ilerliyor. Yer Bağcılar civarı.

Bu süreç içinde aslında iki dakikada kahramanımız Han’ın, Han Solo’ya geçişini ve Solo soyadını alışını bir çırpıda anlatılıyor.

Yoğun olarak en başlarda hissedilen ama film boyunca da süren klasik Amerikan tarzına tahammül edebilirseniz ilerleyen dakikalarda kendini yer yer sıkmadan izlettirmeyi başarıyor.

Yani uzay Corvetine düz kontak yapıp, vuhuuu diye süren kovalamaca sahneleri falan. Bir 50’ler Rock Müziği eksik sahnede.

Ancak filmin geneline baktığımızda serüven kendine has bir akıcılıkta ilerliyor. Film bir şekilde kendini izletiyor.

Gerçi bu film 80’ler ya da 90’larda da çekilebilirmiş. Yani şimdi çekilmiş olmasının senaryoya çok büyük bir katkısı olmamış, efektler falan içindiyse yani ne bileyim uçan rezidansı o yıllarda da yapabilirlerdi bence :)

Ha bir de “ya Game of Thrones’daki kraliçeyi de araya serpiştirelim, oradan da iki izleyici kapsak kardır” görüşü bu filmde de hakim. Çok ucuz numaralar bunlar. Yakışmamış.

Bu arada Han Solo’yu oynayan eleman rolünün hakkını sonuna dek vermeye uğraşmış gerçekten ama ne Han ne de Lando karakteri uygun seçimler değildi bence. Hele ki Lando’yu, yardımcı plotu olan feminist ve devrimci robotu L3 ile flört eden bir “jerker” karakter gibi resmetmeleri bu ne lan dedirtmedi değil. Adam kumarbaz, çizsene şuna Maverick gibi bir karakter.

Han Solo’nun Chewbacca ile tanışma sahnesi bence iyi, hatta Chewy’li tüm sahneler filmin izlenebilirliğine büyük katkıda bulunmuş. Az ama öz. Han’ın Wookiee dilinde konuşması da hayal edildiği kadar absürt ve komik. Sanıyorum bu sahne ilk ve tek SW filmleri arasında.

Gel gelelim canım Millennium Falcon’un sahne alışına. Baba yap şu sahneyi de vurucu bir şekilde. Yok.

Tüm bunlara rağmen ve hatta gereksiz 3D olmasına rağmen yine de izlenebilir bir film olmuş. Hatta sonunda Han Solo ile Leia’yı ilk defa bir araya getirecek bir filme daha da yer kalmış denilebilir. 6.5/10.

DeadPool 2

Screen Shot 2018-05-20 at 19.52.11.png

İlkinden daha komik ya da daha kötü değil, sadece izlerken yediğiniz patlamış mısırın tadı kadar kalıcı bir eğlencelik olan Dead Pool, bence abartılmış bir seyirlik.

Medyada pompalandığı gibi çatlayana kadar güleceğiniz, gerileceğiniz ve popüler kültür öğelerine yaptığı irili ufaklı göndermelerle keyfe boğulacağınız bir yapım olmasına uğraşılmış. Ama değil.

Elbette göndermeler mesajlar ve “easter egg”ler le dolu. Mesela Vanisher karakteri Brad Pitt ve Fight Clubda’ki gibi yarım saniyeliğine gözüküyor. Referanslar kesinlikle kahkaha attıracak etkilere ulaşamıyor.

Film genel anlamıyla alt mesaj olarak, yalnızlaşan çocukların hırçınlığına toplumun katkısı ve nasıl önüne geçilebileceği ile ilgili bir görüş sergiliyor.

Giderek silahlanan Amerika ve bir türlü oturtamadıkları aile yapısı nedeniyle bileynerek büyüyen ruh hastası gençliğe dikkat çekilmek istenmiş. Bu tür çocukları ıslah evlerine, yurtlara ya da hapishanelere atarak daha da tehlikeli hale getirmektense, onlara insanca yaklaşıp gerekirse fedakarlıklar ile topluma kazandırılmalıdır falan filan. Çatırdayan toplum yapılarını vurdu kırdı filmleriyle toparlamaya çalışma çelişkisi de diğer yandan.

Filmin eğlence kısmında ise sıkıntı yok aslında, sıkmıyor ama dediğim gibi yarattıkları beklentiyi karşılamayı bırak yanına bile yaklaşamıyorlar.

Filmde DeadPool karakterinin yanı sıra, Cable ve Domino karakteri kesinlikle övgüyü hakediyorlar, ancak bu güçlü iki karakter esas kahramanın önüne geçemesin diye epey uğraşılmış.

Kısacası film bittikten sonra başlıyor. Kelimenin tam anlamıyla bittikten sonra. Yani filmin tümündeki eğlencedenin tamamından fazlası film bittikten sonra yayınlana iki ayrı sahnede bolca bulunmakta.

Malum ortamlara düşünce evden izlersiniz: 6/10.